| | Üretsiz Blog oluştur

Atatürk ve Kadın Hakları

TÜRK KADINI

4 yıl kadar önce NewYork’ta idim. Büyük tartışmalar vardı. Başkanlığa soyunmak isteyen Hillary Clinton bir kadın olarak Amerika Başkanı olabilir mi, diye. Amerika gibi sözde demokrasinin beşiği, insan haklarının büyük savunucusu olan bir yerde yine kadın erkek ayrımı!! Şaşırdım. O arada Birleşmiş Milletlere ait bütün devletlerin başkanları geldi, gazetelerde boy boy resimlerini gördük, aralarında hiç kadın yoktu. Demek Avrupa’nın en demokrat milletlerinde bile kadın başbakan olamamıştı. Halbuki bizde 10 yıl önce Tansu Çiller, bir kadın başbakan olabilir mi, olamaz mı tartışması bile çıkmadan başbakan oluvermişti. Şu halde biz kadın erkek eşitliğinde daha anlayışlı imişiz, dedim.

Aziz Atatürk sayesinde verildi bu hak bize. Doğrusunu söylemek gerekirse biz kadınları bu konuda ilk düşünen yine erkekler oldu.Tanzimat’tan sonra Namık Kemal,Tevfik Fikret gibi düşünürler ve yazarlar ilk olarak kadınların eğitim görmesini, onların köle durumundan kurtulmasını yazıyorlar gazetelerde. Daha sonra onlara bazı kadın yazarlar da katılıyor, fakat onlar önce erkek adlarıyla yazıyor, daha sonra kendi adlarını kullanmaya başlıyorlar. Yapılan araştırmalara göre bizim üniversitelerimizde, hukukta, tıpta, fende ve diğer kurumlarımızda meslek kadınının batı devletlerindekinden daha çok var olduğu söyleniyor.

Birkaç yıl önce Dünya gazetesinin yaptığı Başarılı İş Kadınları ödül töreninde Türkiye’nin doğusundan batısına kadar olan şehirlerimizde pek çok kadınımızın iş hayatında nasıl başarılı olduklarını gördüğümde son derece mutlu oldum. Bilim alanında, sanatın her dalında, edebiyatta, medyada kadınlarımız hiç de küçümsenecek başarılar elde ediyorlar. İnsan bunları duyunca öğrenince nerelerden nerelere geldik diye büyük bir gurura kapılıyor- üstelik bu süreyi yaşayıp bütün gelişmeleri gözleyen benim gibi biri için çok kısa bir zaman dilimi.

Tarih çağları içinde ise bu aşamaya gelme süremiz çok daha kısa. 1940’da Istanbul’a ilk geldiğim zaman dükkanlarda satıcı olarak tek tük Türk kadını vardı. Şimdi hemen her yerde kadın satıcıları, garsonluk yapan kızlarımızı görüyor, çocuk gibi seviniyorum.

Evet nerelerden geldik bugünlere?

İslãmiyet’ten önce Türklerde kadının yeri önemliydi. Siyasal hayatta söz sahibi idi onlar. Kadın erkek eşitliği vardı. Hakanların yanında daima eşleri Hatunlar bulunur, anlaşmaları birlikte yaparlardı. Kızlara çocuk bakmak, ev işi yapmak yerine ata binmek, silah kullanmak öğretilirdi.

İslâmiyet girince Türkler arasına, iş değişti. Önce çok eşlilik başladı. Arkasından örtünme bilinmezken İslamiyetle sımsıkı örtünme geldi. Böylece kadınlar eve kapatılmış, erkeğin malı haline getirilmiştir. Onların bütün işi çocuk doğurmak, onlara bakmak, ev işi yapmak ve kocasının keyfini aramak olmuş. Erkek her istediğini yapar. İsterse dört kadına kadar evlenebilir. İstediği zaman kadına boşsun der, kadın o zaman pılısını pırtısını toplayıp evden gitmek zorunda . Nereye gidecek? Çalışamaz, bir iş yapamaz, miras alamaz, nasıl geçinecek bu kadın?

İşin ilginç yanı Osmanlı Devletinin ilk çağlarında kadınlar daha özgür görünüyor. Kanuni zamanında çamaşırhane işleten, ticaret yapan kadınlar hakkında fermanlar var. Kadınlar köle ticareti bile yapmış, evden eve mal satmış. Anlaşılan sonraları kadınlar daha sıkıya alınmaya başlamış. Madam Montegü 18.yüzyılda yazdığı mektuplarda “Türkleri kılıç gücü ile yenemeyeceğini anlayan Bizans artıkları, onları manevi yönden yenmek için aralarına fanatik dinciliği sokmuşlardır” diyor. Gerçekten on sekizinci yüzyılda dinde daha çok yobazlık başlamış.

1836 Gülhane Hattı Hümayunu ile başlayan Tanzimatta yavaş yavaş Batıya doğru bir açılma oluyor. Ona rağmen yapılan ilk nüfus sayımında kadınlar sayılmamış. İkincisinde kadınlar görünmeden erkekler söylemiş onlar hakkında gerekeni.

Zamanla Batı etkisi fazlalaşıyor. Memlekette ilk Fransızca öğrenimi başlıyor. Gazeteler çıkıyor (1860’da Tercüman-ı Ahval, Ceride-i Havadis adlı gazeteler). Bu gazetelerde Namık Kemal ve Tevfik Fikret gibi yazarlar kadınların eğitimini öne süren, onların aşağı durumda olmalarını kınayan yazılar yazıyor. Namık Kemal’e göre Osmanlı devletinin çöküşü kadınların cahilliğinden. Evlerinde eğitim görmüş bazı kadınlar gazetelerdeki bu yazılara mektupla katılıyor. Gazeteler haftada bir kadın gazetesi eki çıkarıyor. Batı’ya gitmiş olanlar orada çıkardıkları ve kadınları savunan gazeteleri gizlice memlekete sokuyorlar.

Edebiyatçılar romanlarında kadınların bu durumunu, kızların para için zorla yaşlı erkeklerle evlendirildiklerini kınayarak anlatıyorlar. Selãnik’te 7 kadın dergisi çıkıyor. Bunların bir kısmında kadınlar sorumlu, bir kısmında yazar.

Bu şekilde kadınlarla ilgili yazılar erkekleri gruplara ayırtıyor. Katı İslamcılar kadına dönük reform düşüncesine karşı olarak böyle bir uygulamanın ailenin temelini sarsacağını, Şeriata uyulmamasının aileyi bütün kötülüklere sürükleyeceğini, Anayasa’da devletin dini İslam dendiğine göre, devlet şeriata uymayanları izlemeli ve cezalandırmalı, diyorlardı.

Onlara göre kadınları devlet işlerinde çalıştıran bütün uygarlıklar batmış. Çok karılık, diğerlerinin öne sürdüğü gibi, toplumsal yara değil, doğal yasalara ve ailenin çıkarlarına uygunmuş. Çok karılık, kadını koruyor ve ona yaşamı kolaylaştırıyormuş. Kadınların çarşaf giymesi kanunlaştırılmalı imiş.Tek yanlı boşanmaya neden de kadının kaprisli ve güvenilmez oluşu imiş. Kadına bu konuda gösterilecek en küçük hoşgörü aileyi uçuruma yuvarlarmış. Kadın erkek eşitliği, söz konusu bile olamazmış!

Biraz daha az katı dinciler de, kadının çocuklarını iyi yetiştirmesi için kız okulu açılmasını istiyorlar ama ancak orada din dersi okuyabilecekler, Fransızca, piyano gibi dersler öğrenmeyeceklermiş.

Bunlara karşı bir de Türkçüler var. (Salâhattin Asım) Türk kadınının uzun zamandan beri dinsel kurumların baskısı altında ezildiği, bu yüzden doğal niteliklerinden çoğunu kaybettiği, çarşaf giyme, eve kapatma, çok karılık, tek taraflı boşanma, miras hakkının olmaması , kölelik gibi dinsel kökenli yasalar ve törelerle kadını ağlanacak durumu sokulmuştur (Onlar) ‘’Bu yasalar ve töreler Türk erkeğini de olumsuz etkilemiş ve onların da gerilemesine ve yozlaşmasına neden olmuştur’’, diyorlar. Ona karşın İslamcılardan Sait Halim Paşa, tüm İslam öncesi etkileri, özellikle Türkler arasında hala canlı olarak varlıklarını sürdüren geleneklerin tümünün temizlenmesi gerekliliğini ve onların çöplük olduğunu söylüyor.Başta Ziya Gök Alp olmak üzere Türkçüler, ‘’Birisi modern düşünceye açık, diğeri geçmişe bağlı iki insan tipi yetiştirilmesine’’ çok üzülüyorlar. Ne yazık ki, 100 yıl sonra bu insan tiplerinin arası kapanacağı yerde daha çok açıldı.

Bütün tartışmalara rağmen kızlar için ilk kez üç yıllık okul açılıyor. Fakat 11 yaşında kızların başı örttürülüyor. 1876’da 2 sınıflı ilk kız öğretmen okulu açılıyor. Erkeklerinki üç sınıflı. Öğretmen okulunda kızlar saçlar görülmeyecek şekilde başları bağlı ve uzun siyah entariler giyiyor. Aydınlıkta pencereden bakan kızlar, cezalandırılıyor. 1913’de İstanbul Kız Lisesi açılıyor. Savaştan sonra da buna 3 lise daha ekleniyor. Fakat yalnız İstanbul’da bunlar. Yeni bir değişiklik, kız okullarına erkek öğretmenler geliyor. 1915’de açılan Bursa Kız Öğretmen Okulu’nda ilk kez kızlar ‘başlarımıza yemeni örtmeyeceğiz’ diye ayağa kalkıyor.100 yıl sonra ise bunların belki torunlarının çocukları ‘başımızı örteceğiz’ diye ayağa kalkıyor şaşılacak gibi.

Meşrutiyet döneminde birkaç kadın derneği kuruluyor. Meşrutiyet hareketlerinde bazı kadınlar mektupları saklayarak, yazıları Fransızca’ya çevirerek dışarıda çıkan gazetelere göndermek suretiyle el altından biraz siyasete de katılmışlardı. Meşrutiyet ilanında ellerinde kırmızı beyaz flama bayraklarla “yaşasın Vatan, Millet, Hürriyet’’ diye bağırarak sokaklarda gösteri yapmışlardır. Bu dönemde Rum ve Ermeniler memleketten gidince onların kadınlarının çalıştığı yerlere Türk kadınları giriyor. Adana’da pamuk, Karadeniz’de tütün, İzmir’de üzüm, incir işletmelerinde çalışıyorlar. Kamu kuruluşlarında ilk PTT’de, Maliyede ve en çok eğitimde kadınlar görülüyor. Fakat savaşlar biter bitmez kadınlar kamu hizmetinden atılmaya başlıyor.

Bütün bunlara rağmen 20. yüzyılın başında genel olarak kadın, erkek iki ayrı dünya . Erkekler dışarıda kadınlar evde haremde. Kadın eve kapatılmış. Peygamberin kadınları için tatbik edilen örtü, çarşaf olarak bütün kadınlara uygulanmış. Şehirlerde çarşaf giyme polis zoru ile uygulanıyor, çarşafta kumaşın rengi ve biçimi bile devlet, yani erkekler tarafından ayarlanıyor. Ömer Seyfettin’e göre harem ve çarşaf bir sürü ahlaksızlıkları gizlemek için bahane imiş. Yalan da değil. Erkekler çarşaf giyerek evlere girip kadınlarla sevişiyor diye duyardık.

1920 yılında ilk defa Kadıköy tiyatrosunda bir Türk kadın Jale adıyla sahneye çıkması büyük olay yaratıyor ve ahlaka uygun değil diye mahkemeye veriliyor.

Orta doğuda, daha doğrusu Müslüman ülkeler içinde ilk defa kadına gerçek özgürlüğü verip, onu uygulayan tek ülke Türkiye. Bu da Atatürk ve yanında onun gibi düşünen arkadaşlarının desteklemesi ile oldu. Bunların başında İsmet İnönü vardı. O hemen karısını çarşaftan çıkarıp şapka giydirerek Lozan konferansına yanında götürmüştü.

1920, 23 Nisan’da Ankara’da Büyük Millet Meclisi Kurulmuştu. Artık yeni bir çağ başlıyordu. Türklüğünü unutmuş Osmanlı ümmeti yerine kendini bulan bir Türk milleti canlanıyordu. Fakat Meclisin büyük kısmı yobaz ve Osmanlı kafası taşıyordu. Bunları Atatürk’ün kafasındakilere yöneltmek çelikten bir kafesi kırmak kadar zordu. Onları Atatürk önce vatanı kurtarmak, onun için de milleti uyandırmak düşüncesi etrafında birleştirdi. Böylece Kurtuluş Savaşı kazanıldı. Padişah İngilizlerle kaçtı, halifelik kaldırıldı. Lozan antlaşması oldu. Cumhuriyet ilan edildi.

Atatürk: ‘’..Savaşı kazandık. Fakat asıl bundan sonra milli ve vatani görevimiz, en uygar, en mutlu ve huzurlu millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Yüksek uygarlığa karşı, orta çağ kurumları ve hurafeleriyle yaşamaya çalışan milletler er geç yok olmaya veya başkalarının esirliği altında yaşamaya mahkumdur..’’. diyor.

Böylece Atatürk, uygarlığa adım atmamız için daha pek çok yapılacak işimizin olduğunu açıklıyordu. Fakat daha O başlamadan önce - 1921 yılının başında, o günün Milli Eğitim Bakanı, 400 medrese açtırıyor ve ‘İslam Dini’ne uymuyor’ diye okullarda resim dersini kaldırtıyor. Halbuki o tarihe 7000 medrese varmış Anadolu’da. Fakat 3 mart 1924 de bütün medreseler kapattırılıyor.

Kadınların doktora görünmesi bile mecliste tartışmalara yol açıyor. Modernlik kadının ahlakını bozarmış. 1925 deki mecliste bile kadının yüzünün tamamıyla kapanması, bunun için evde oturması öneriliyor. Bunlar Atatürk’ün çalışmak zorunda kaldığı insanların kafasını göstermesi bakımından çok önemli.

Cumhuriyetten sonra bir grup milletvekili bir aile yasası tasarısı hazırlıyor. İlk olarak Tanzimat döneminde bir aile yasası yapılmış, fakat o yasa o günün ailesini anlatmaktan ileri gitmemiş. 1924 yılında yapılan bu taslak da ondan farklı değildi.’’ Aile reisi erkek. Çünkü akıl ve din yönünden noksan ve güçsüz olan kadının karakterine bu uygunmuş.Kadın okula gidemez. Onların aklı kısa olduğu için bir işe yaramaz öğrendikleri. Kadın çalışırsa hem kendi, hem de etrafındakilerin ahlakı bozulurmuş. Kadının erkek işleri yapması toplum için hastalıkmış. Erkeklerin çok eşli olması gerekmiş.Bu hem kadın, hem erkek için iyi imiş ’’ gibi eski gelenekleri olduğu gibi tekrarlayan bir yasa tasarısı.

Bu yasa taslağını öğrenen kadınlar, dernekleri yoluyla baş kaldırıyorlar. Fakat ne yazık ki, onlar da bir düşüncede birleşemiyorlar ve ayağa kalkmaları yarım kalıyor.Yine Atatürk imdada yetişiyor ve bu yasayı görünce çok kızıyor. “..Bunlar ne çabuk unuttular kadınlarımızın bu savaşı kazanmak için geceli gündüzlü demeden çalıştıklarını, mitingler yaparak, konferanslar vererek halkı uyandırmaya uğraştıklarını..” diyor. Gerçekten askerlerimize giyecek, silah yapan, cephane taşıyan, silahlanarak düşmanla başa baş çarpışan kadınlarımızın yardımlarıyla kazanılmıştı bu zafer.

İşte bunları bilen Atatürk, 23 Mart 1923’de Konya’da Anadolu kadınının bu fedakârlığını anlatmış ve “.. Kış, sıcak soğuk demeden çocuğunu bile feda ederek cepheye gerekli olanları taşımış, büyük ruhlu ve duygulu bu kadınlarımızı şükran ve minnetle takdir ve takdis edelim; hiçbir milletin kadını onların yaptığı gibi yapmamıştır. Bu acı çeken ülkeye büyük yardımda bulunan bu kadınlarımız özgür olmalı, eğitim görmeli, erkekle eşit olmalıdır..” demiştir.

Atatürk’ün ilk ele aldığı konu eğitimin birleştirilmesi, daha doğrusu din eğitimi üzerine kurulmuş medreseleri kapattırarak ayni düzeyde eğitim verecek çağdaş okulların açılması idi. Bu okullarda çocuklarımız arasında Ulus Bağı geliştirilecek, hayata hazırlanacak, çağdaş eğitim verilecekti. Ulus: ‘’Birbirlerine dil, kültür ve ülküde ayni olan yurttaşları kapsayan bir kurum’’ demektir. Osmanlı devletinde din bağı önemliydi. Halbuki ayni dinden değişik milletler ve kültürler vardı arada. Bütün kültürler İslam Kültürü adı altında birleştirilmiş, dolayısıyla Türklerin Kültürü, İslam Kültürü olarak bütün Müslümanlara mal edilmiş, böylece Türk Kültürü ve Türklük bunlar arasında kaynayıp gitmiştir.

Artık bu memleketler kendi özgürlüklerini almış, bize de ilk gelip yerleştiğimiz ve halkının hemen hepsi Türkçe konuşan topraklar kalmıştı. Bundan sonra ümmet değil bir ‘Ulus’, ‘Türk Ulusu’ ortaya çıkıyordu. Bunu O, Kurtuluş Savaşı’nda, bir birlik halinde düşmanı ülkeden atarak göstermişti. Şimdi de onu kadın erkek elbirliği ile çağdaşlaşmanın bütün yollarından geçerek kanıtlamalıydı.

Bunları yapabilmek için önce şeriat kanunlarından kurtulmak için yüzyıllar boyunca bir çok deneyimden geçmiş İsviçre’den Yurttaşlık Yasası alındı. Çoğunluğu kadınları toplum yaşamına sokmak istemeyen erkeklerden oluşan bu mecliste yasayı kabul ettirmek hiç de kolay değildi. 1909 yılına kadar bir milletvekilini 50.000 erkek seçiyordu. Fakat o tarihte erkekler savaşlarda öldüğü için erkek sayısı azalmıştı. O yüzden 20.000 kişiye indirilmişti sayı. 1923’de kadınların da sayılması öneriliyor. Kıyamet kopuyor mecliste. Kadınların dinsel yasaya göre seçme hakkı olamaz, deniyor. 1924’de tekrar ayni konu geliyor meclise. Yine alkışlarla kabul edilmiyor. O zamanın İstanbul valisi bile kadınların görevinin evde oturup çocuk doğurmak olduğunu söylüyor. Bütün bunlara karşı 1926 yılında Yurttaşlık Yasası kabul edildi. Bu yasa onaylanınca 13 yüzyıllık bir dönem sona erecek, Türk ulusunun önünde yeni bir yaşam yolu açılacaktır. Bu yasa ile laikliğe ilk adım atılmış oldu. Laiklik bir taraftan ulusçuluk kavramına yarayacak, diğer taraftan çağdaşlık olanağını verecekti. Laiklik hiçbir zaman dinsizlik değil, herkesin inancında özgür olması, kimse kimsenin inancına karışmaması, dinin günlük işlere ve siyasete sokulmaması demekti. O zamanlar laikliği desteklemek amacıyla hiçbir din karşıtı kampanya yapılmadığı gibi, ceza yasasının 175. maddesiyle de dine karşı söz söyleyenlere ceza verilecekti.

Yeni kanunla kadınlar büyük haklara sahip oluyordu. Artık o evde bir köle değil insan sayılacaktı. Onlar da babadan ve kocadan miras alabilecek, mal sahibi olabilecek, üstlerine bir kuma gelemeyecek, istedikleri zaman kocası gibi kendisi de onu boşayabilecekti.

Evlenmeler de yazılı bir belge ile olacaktı. Sumerlilerin 4 bin yıl önce uyguladığı bu olayı ne yazık ki biz yeni uygulayacaktık. Daha o zamanlar onlar, yazılı belge ile evlenmiş, her iki taraf da mahkeme yoluyla boşanmıştı. Sumerlilerde tek kadın tanık olurken, bizde ancak Medeni Kanun’dan sonra iki kadın bir erkek yerine sayılmaktan kurtulmuş ve erkek gibi tek başına bu işi yüklenmiştir. Kadınlar da erkeklerle ayni okulda okuyacaklar, ayni eğitimi alabilecekler, erkeklerin geçtiği her eğitimi görebileceklerdi.

Atatürk, 1 Mart 1922 tarihinde Mecliste yaptığı konuşmasında “..Kadınlarımızın erkekler gibi ayni şekilde eğitim almasına önem verilecek. Onların her hususta yükselmelerini sağlamamız gerek. Onlar bilim insanı, fen insanı olacaklar. Eğer milletin anası olmak istiyorlarsa erkelerden daha kültürlü olmak zorundalar..” demiştir.

Böylece kadınlara bütün eğitim yolları açılıyordu. Bu kanunla kadınlara çalışma hakkı verildiği gibi, erkeklerle ayni işe ayni ücreti alabileceklerdi .Böyle bir yasayı Sumerliler 4400 yıl önce, İngilizler de 1975 yılında çıkarmışlardı. Kadınlar da günde ancak 8 saat çalışabileceklerdi. Gece çalışmaları kadınların lehine bazı şartlara bağlanmıştı. Böylece Türk kadını çalışma hayatına büyük ölçüde katılıyordu.

Kadınlar seçme hakkını da kazanmışlardı. İlk köy kurullarında muhtar seçimlerine girdiler. Daha sonra belediye seçimlerine katıldılar. 5 Aralık 1934’de de genel seçimlere katılma hakkını elde ettiler ve 1935 seçimlerinde 18 kadınımız milletvekili seçildi. O zaman Atatürk 40 kadın seçilmesini istemiş. Fakat o kafadaki milletvekillerinin bu kadarına bile razı olması büyük bir başarı idi. 80 yıl sonra da ayni kafayı taşıyan erkeklerin ne kadar çok olduğunu, meclisteki kadınlarımızın adedi göstermektedir.

Kadınların kıyafetine gelince: Onların kıyafeti için bir yasa yok.Yalnız çarşafı savunanlara ceza var. Bu Yurttaşlık Yasası çıkınca bir gazetede uçmak üzere balona binen bir kadının, ağırlık olarak namus, fazilet ve utanmayı atar şekilde karikatürünü yapmışlar. Fakat bu tür karikatürler hemen ceza görmüş. Çarşaf üzerinde duran, onları yasaklayan mahalli idareler, yani vilayet ve belediyeler olmuş. İlginç olanı 1924 yılında yabancı bir gazeteci “…kadınların tümünde, ya da tümüne yakın çarşaf yok. Ve hiç bir erkek de buna karşı değil. Bu birkaç Avrupa meraklısı güzel kadının işi değil, İstanbul’un en Türk olan mahallerinde çarşaflı kadın çok az. Fatih camiindeki törene gittiğimde yüzlerce orta halli kadın içinde ancak 20 kadar kadın çarşaflı görünüyordu” diye yazmış.

1926’da Bursa Kız Öğretmen Okulu sınavına benimle beraber girecek kızların anneleri hep çarşafsızdı. 1923,24,25 yıllarında okuduğum okullardaki resimlere bakıyorum. Büyük kızların hiç birisi başörtülü değil. Trenler, tramvaylarda kadın erkek yer ayrımı kalkmıştı. İstanbul’da başlayan bu uygulama bütün yurda dağıldı. Artık kadınlar kocaları ile birlikte seyahat edebileceklerdi. Kadınlar parklara ve plajlara gitmeye başladılar. Okullarda kız erkek birlikte okuyorlardı. Kadın spor klüpleri kuruldu.

1929 yılında ilk güzellik yarışması düzenlendi. Son şeyhülislamın torunu olan Keriman Halis önce Türkiye güzeli, arkasından dünya güzeli seçildi. Dernekler kadınları çeşitli konularda eğitmek için kurslar açıyor, giyim modası sergileri yapıyordu. Bu arada Yüksek eğitim okulları olarak Ankara’da Musiki Öğretmen Okulu, Hukuk, Siyasal Bilgiler, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi , Bale./ Opera, Tiyatro gibi yüksek okullar açılıyor, kızlar da büyük bir coşku ile bu okullara giriyorlardı. Bu kızların çoğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelenlerdi . İstanbul’da eski Dar-ül-Fünun, çeşitli fakülteleriyle üniversite oluyordu. Bu arada Batı ülkelerine, hatta Amerika’ya bile açılacak veya açılan bu yüksek okullarda eğitim yaptıracak uzmanlar yetiştirilmek üzere gönderilen erkelerle birlikte kızlar da gidiyordu. Kadına siyasal yaşama girme hakkı da verilmiş, 18 bayan milletvekili olmuştu. Bugün ile karşılaştırırsak yine de çok iyi.

1935 yılında uluslararası bir bayanlar kongresi de düzenliyor hanımlarımız. 1913’de ilk Roma’da başlatılan bu kongreye kadınlarımız “ne konuşacağız” diye katılamıyorlar. Bu kez alınları, başları açık özgürce konuşabilen kadınlar olarak karşılamışlar gelenleri. İşin garip yanı bizde kadınlar bu özgürlüğü alırken faşist idareler tarafından İtalya’da, Almanya’da kadınların dernek kurmaları yasaklanmış, Güney Amerika’da da kadınlar sıkı bir baskı altına alınmış. Bu yüzden kongreye katılan az olmuş. Bu kongrede İsviçreli bir kadın delege: “Siz bizden vatandaşlık kanununu aldınız ve hemen seçimlere katılıp milletvekili oldunuz, halbuki biz henüz seçimlere bile katılamıyoruz” diyor.Bir Mısırlı Kadın da, Mısırlı kadınların 1923’den itibaren peçelerini atarak şapka giydiklerini, erkeklerle beraber gezebildiklerini, tiyatrolarda kadınları ayırtan kafeslerin kaldırıldığını anlattıktan sonra “Siz Mustafa Kemal’e Türk’ün Babası diyorsunuz, biz ise onu bütün Doğunun Babası olarak kabul ediyoruz” demiş.

Okul kitaplarında bu kadın erkek eşitliği resimlerle de belirtilmiş. Evlerinde oturan bir ailede baba ve anne bir şey okurken, kız ve erkek çocuklar ayni işi yaparken gösterilmiş. Ne yazık ki 1950’den sonraki kitaplarda anne mutfakta, kız çocuk ona yardımcı, baba ve erkek çocuk bir şey okuyor, gösterilmiş. Derslerde kızlar ilk zamanlarda deneylere katılırken, daha sonra onlar uzaklaştırılıyor. Bu konuyu Doç. Firdevs Gümüşoğlu bir kitapta çok güzel göstermiş[1].

Gittikçe kadın erkek eşitliği daha kuvvetleneceği yerde, bir türlü sonu gelmeyen geri kafalılar düzenli olarak eskiyi hortlatmaya çalışıyorlar.

Atatürk kadın erkek bir arada yaşamayı, dans etmeyi öğrenmemiz için şehirlerde balolar, danslı eğlenceler yapılmasını önermişti. Ben o zamanlar Eskişehir’de öğretmendim..4-5 ailelik gençli yaşlılı bir grubumuz vardı. Balolar olduğu geceler hepimiz faytonlara doluşur , birinden diğerine gider dans eder, eğlenirdik, İçki yoktu, sululuk yoktu. Hepimiz kardeş gibiydik. Ayrıca hafta sonları bir ailede toplanır, çaylar içerek gramofon eşliğinde danslar ederek hoş vakit geçirirdik. Şimdi hepsi birer tatlı hatıra oldu.

Bütün bunlara rağmen kırsal bölgede durum pek değişmiyordu. Onların kadın erkek eşitliğinden, vatandaşlık kanunundan pek haberi yoktu. Kadınlar yine tarlada evde çalışıyor, genellikle erkekler kahvede oturuyordu. Eğer kasaba yakınsa gidip resmi nikahla evleniyorlar, değilse bir imam nikahı ile kendilerini evli sayıyorlardı. Bunların eğitilmesi gerekti. Bunun için Halk Evleri açıldı. Halk onunla uyanmaya, okuma, tiyatro, müzik, kadın erkek eşitliği nedir anlamaya başlamıştı.

Atatürk kendisi de akşamları etrafında olanları yemeğe davet ederek çeşitli konularda açtırdığı tartışmalarla onları eğitmeye çalışıyordu. O, kadınlarımızın her türlü işi yapabileceğini göstermek için Sabiha Gökçen’i havalarda uçurtmuş, Afet İnan’a bilim yaptırtmıştı.

Ne yazık ki Atatürk çok erken öldü. ülkesini tepeden tırnağa kadar değiştirmesi, ulusunun kültürel ve ruhsal mirasını yeniden canlandırması ve kişiliğini verebilmesi için 15 yıl çok kısa idi. Ona rağmen O, bütün yeniliklere kapalı bir ülkeyi uygarlığa taşımış ve Türk Ulusu kavramını ortaya koymuştur.

Kadının erkek ile eşitliği, özgürlüğü O’nun isteği ile başlamıştı. Etrafında O’nun gibi düşünenler varsa da bir çoğu böyle bir reformun hemen olabileceğini pek kabul edemiyorlardı. Bunlardan bazıları milletvekili olarak, ölümünden 13 yıl sonra 1951’deki meclise kadınların çarşaf giymeleri, başlarını örtmeleri için önerge veriyor. 1946- 50 yılları arasında yeni kurulan demokrat parti başa geçmek için Anadolu köylerinde devrimlerin kaldırılması için kampanya yürütüyor. Doğuda fes giyme başlıyor. Parti bunlara alabildiğince yüz veriyor. Bunun üzerine CHP 1949’da bir yasa çıkarıyor. Buna göre devlet düzenini din temeline dayandırmak isteyen dernekler, ona üye olanlar 2-7 yıla kadar ceza alacaklardı. Demokrat Parti’nin Türkçe ezanı kaldırması ile yobazlıkta adımlar ilerlemeye başladı. Konya’da yapılan kongrede iki milletvekili vatandaşlık kanunun kaldırılarak şeriat kanunun getirilmesi, çok eşliliğin yeniden başlamasını istiyor. Bundan cesaret alarak 65 çarşaflı kadına Adana’da gösteri yaptırıyorlar. Bir millet vekili kadınlar çarşaf giysin, diye önerge veriyor. Mecliste olan Süleymancılar Kuran dışında her türlü eğitimin karşısındalar. Çünkü Kuran insanlara yarayan her bilgiyi veriyormuş!! 50.000 Kuran kursu ile İmam Hatip Okulları açıldı. Bu okulların eğitim sistemi kontrol edilmedi, yazılanlara kulak asılmadı, bu okulların sakıncalı eğitimleri hakkında konuşanlar susturuldu. Böylece Atatürk ile çağdaşlığa açılan yolumuza, önce onun sevgisini yok etmek engelleri konuldu. Devlet eskiye dönüyor düşüncesinden cesaret alanlar Atatürk’ün heykellerini kırmaya, taşlamaya başladılar. Bu defa Atatürk’ün ülkemizi nereden nereye getirdiği çeşitli yollarla anlatılacağı yerde O’nu koruma kanunu çıkarılarak adeta tabulaştırıldı.

İmam Hatip Okullarına kızlar alınmaya başladı, buraya giren kızların başlarını örtmesi konusu 1981 de meclise getirildi. Ben onun için önerge veren milletvekiline hemen bir mektup yazdım. Daha sonra Erbakancılar okul okul dolaşarak fakir fakat çalışkan kızlara aylık vererek başlarını örttürdüler. Buna zamanın hükümetleri ses çıkarmadı. Partiler, profesörler isteyen kızlar başlarını örtsün, örtmesin tartışmalarına giriştiler.”Laik devletin kurumlarına din kıyafeti ile girilemez “ diyemediler. Başörtüsü mahallelerde de para ile örttürüldü. Devleti idare edenler bu paraların nereden geldiğini sormadılar.

Bugün başörtüsü ile gelinen durumun dinle bir ilgisi yok, yalnız dinin siyasete alet edilmesidir. Ne yazık ki, kadınlarımız para ile özgürlüklerini sattılar. Erkeklerin verdiği hakları, o zaman karşı çıkamayan Osmanlı artıklarının çocukları, para ile geri almaya çalıştılar ve çalışıyorlar. Batılılar buna ‘’İnsan Hakları’’ diyor. Fakat başı kapalı bir kadın onlarla konuşunca onu adam yerine koymamayı da biliyorlar. Diğer taraftan bizim memlekette başka insan hakları hiç düşünülmüyor.

Atatürk Kıyafet Kanunu ile Müslüman ve Hırıstiyan bütün din adamlarının sokaklarda din kıyafeti ile gezmelerini, halkımızın, tarikat ve yöresel kıyafetlerle dolaşmalarını önlemek istemişti. Böylece insanlarımız çeşitli gruplara ayrılmayacak, tek bir millet halinde görünecekti. Şimdi bundan yüz yıl önceki kıyafetleri ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Yabancıların bizi bölmek istemelerine yardımcı oluyorlar. Bu ne din, ne hoşgörü, ne de demokrasi işi, tamamıyla ülkemizi çökertmek isteyenlere, para ile satılanların oyunu.

Yalnız şunu unutmamak gerek, tarihte geriye dönüş yoktur. Ancak çok güçlü sivil toplum örgütlerinin; “Kamu kuruluşlarına din kıyafeti ile girilemeyeceği, kadınların çarşaflı, erkeklerin takkeli şalvarlı gezemeyeceği, devlet büyüklerinin eşlerinin biz Cumhuriyet Kadınlarını çağdışı bir kıyafetle dışarıda temsil edemeyeceğini her fırsatta gündeme getirmesi, bunlara göz yuman idarecilere, siyasetçilere tepkiler göstermesi" ile önlenebileceğine inanıyorum.[2]

Dr. Muazzez İlmiye Çığ

2 Şubat 2007

Ilımlı İslam ve Laiklik

Ülkemizde yeni moda, ılımlı İslam! Bunun açıklaması yapılmıyor, bildiğim kadarıyla. Ilımlı olmayan İslam nasıl? Önce bunu irdeleyelim. Bunun tam karşılığı olarak İran ve Suudi Arabistan gösterilebilir. Pekiyi, biz ne zaman onlar gibiydik? Cumhuriyet’ten önce, Osmanlı zamanında. Devlet din kurallarına göre işliyor, padişahlık olmasına rağmen Şeyhülislamın, ulemanın sözü önde geliyordu. Bu yüzden matbaa ülkeye 250 yıl sonra girmiş, çağdaş okulların açılması yıllarca gecikmişti. Ailede kadın ev işleri ve çocuk doğurma makinesi olarak kabul ediliyor, onların okuması, iş yapması dışarı yüzü açık çıkması, sokakta bir arada konuşmaları, dükkânlara girmeleri hep yasaklanıyordu. Herkes istese de istemese de dini kuralları uygulamak zorundaydı. Uygulamayanlar cezalandırılıyordu.

Cumhuriyet’ten sonra ne oldu? Laiklik geldi. Ne yazık ki 80 yıl sonra devletin Cumhurbaşkanı olan kişi bile laikliği anlamıyor. Laiklik dinin devlet işlerine, insanların günlük işlerine girmemesi. Herkesin dinini inandığı bildiği gibi yapması, kimsenin bu konuda kimseye karışmaması. İnancın, devlet kurumlarına sokulmaması. Din kıyafeti ile devlet kurumlarında çalışılmaması. En kestirme anlatım bence bu. Tam bir demokrasi. Ülkeye laiklik gelince insanlarda büyük bir rahatlık başlamıştı. Kimse kimsenin korkusu, eleştirisi yüzünden değil, kendi inancı dolayısı ile dininin kurallarını yaptı. Yaptıklarını da başkalarına gösterip ondan yarar sağlama yoluna girmedi. Laiklik dinsizlik değil, hakiki dindarlık demektir. Dinimizde Hırıstiyanlıkta olduğu gibi, Allah ile kul arasına kimse giremez. Zaten bu deyim bile laikliği anlatıyor. Herkesin inancı vicdanında. Laiklik çıkınca, onu çıkaranlara yaranmak için hemen dine karşı konuşacak yalakaları susturmak amacıyla onlara 3 yıla kadar hapis cezası kondu kanunda. Böylece dinimiz de koruma altına alınmış oluyordu.

Laiklik çıktıktan bir süre sonra hiç eğitimi olmayan rahmetli annem “Aman kızım, insanlarımız dinini bırakmaya ne de hevesli imiş, sanki onlara Atatürk ‘dininizi bırakın’ dedi.” demişti. Annem bile laikliğin dinsizlik olmadığını anlamıştı. Herkes öyle rahattı ki, isteyen dininin kurallarını yapıyor, onu ne kimseye gösterip öğünme veya yararlanma aracı olarak kullanıyor, ne de yapmayana karışıyordu. Ramazanda isteyen yiyip içiyor, isteyen orucunu tutuyordu. Oruç tutanlar, tutmayanlara, “Yiyorsunuz!”, diye kafa tutmuyordu. Annem, yalnız ramazan değil üç aylarda da oruç tutardı; ama bir gün olsun bize, “Neden karşımda yiyip içiyorsunuz!” dememiştir. Ona göre asıl günah öyle söylemekti. Birlikte çalıştığımız rahmetli arkadaşım Hatice Kızılyay, çalıştığı sürece dini kurallarını yaptı; ama kimseye yaptığını bildirmedi ve bir kez olsun bana da “Sen neye yapmıyorsun!” demedi. Üstelik o, çok kısıtlı yaşayarak azıcık maaşından artırdığı üç beş kuruşun zekâtını bile verirdi. Şimdiki dindar geçinenler, milyarları aşan paraları ve kilolarca altınlarının zekâtını vermeye kalksalar, kim bilir ne kadar fakir insanımızın evi olur, karnı doyardı!

Burada bir anımı yazmadan geçemeyeceğim : Refah partisi zamanında Gönen’de Refah Partisi’nin belediye başkanı adayı çok kuvvetli, diyorlardı. Ona karşılık başka partinin adayı seçimi kazanmıştı. O günlerde ben Gönen’de banyolarda idim. Orada satıcı kadınlardan birine: “Ne yaptınız siz, niçin öteki partiyi kazandırdınız.” diye sitemli konuşunca, “Bırak Allah aşkına; bugüne kadar bizim dinimize karışan mı vardı, camiler mi kapalı idi, nereden çıktı bunlar!” demez mi! Başı örtülü bir hanımdı. Sarıldım, yanaklarından öptüm. İşte laiklik dindar bir kadınımızın ağzından bugünün Cumhurbaşkanı’ndan çok daha açık anlatılmıştı.

Benim anladığım, memleketimizde laiklikle birlikte ılımlı İslamlık başlamıştı. Kimse kimsenin dinine inancına karışmıyor, insanlarımız dinli, dinsiz ayrılmıyordu. Allah herkesin kalbinde idi. Okuyan kızlar asla başlarını örtmeyi düşünmüyorlardı. İşin ilginç yanı daha ne kıyafet kanunu ne laiklik varken 1923, 1924, 1925 yıllarında çıkan okul resimlerinde hiçbir kızın başı örtülü değildi. 1980’lere kadar hiçbir kız da başımı örteceğim, demedi. Baş örtme, 1980 yılında kurucu Mecliste Mehmet Yamak adlı birinin, “İmam Hatip kızlarının başları örtülsün.” diye bir demeç vermesi ile başladı. Ben hemen kendisine, bizde bir rahibe sınıfı olmadığını ve laik devletin okullarına din kıyafeti ile girilemeyeceğini, yazdım. Ne yazık ki, ne eğitimcilerden ne siyasetçilerden ne de aydın geçinenlerden bana katılan olmadı; hatta, Ecevitler ve YÖK bile onaylar göründüler bu durumu. Hepsine kınayarak mektup gönderdim. Ondan cesaret alan Erbakan takımı, liselerde, üniversitelerde çalışkan ve fakir kızları bularak başlarını örtme koşulu ile aylığa bağladılar. Bu çocuklara da o zamanlar “Laik devletin okuluna din kıyafeti ile gelemezsin!” denmedi. Hatta, bazı aydın geçinenlerimiz onu demokrasiye ve hoşgörüye bağlamaya kalktılar. Sonunda bu örtü bir “baş bohçası” na, alınlarındaki şeritle de rahibe kılığına döndü. Etekler yerleri süpürecek kadar uzadı. Sonunda bu kıyafet bir parti ve dindarlık simgesi haline girdi. Bu kıyafette olanlar, erkeklerimiz tarafından “namuslu” olarak kabul edilmeye başladı. Kızlar iyi koca bulmak için kapanmaktan çekinmediler. Çünkü onlar dişleri, tırnaklarıyla uğraşıp almamışlardı özgürlüklerini. Köleliğe alışmışlardı. Erkekler vermişti hakları onlara, şimdi geri alıyorlardı. Ne yazık ki, gazeteci kadınlarımız bile kendilerini bekleyen sonuca aldırmadan onları savunmaya kalktı.

Şimdi ülkemiz ılımlı İslam mı oluyor bakalım...

Başı bohçalı hanımlar “dinli”, başı açık olanlar “dinsiz” (!) kabul ediliyor. Daha önce böyle bir ayrım yoktu. Lokantalarda bile namaz kılmak için yer aranıyor. Yemek yenecek yerlerin namaza ayrılması için zorlanıyor. Halbuki dinimizde kaza namazı var. Akşam evinde kılarsın namazını. Hayır, herkese göstermek gerek, başarı puanı almak için! Ramazanda lokantalar akşam yemekleri dışında açılmayacak. Okullara mescit isteniyor, küçük çocuklara zorla namaz kıldırılıyor ve anlamadıkları dualar ezberletiliyor. Ne kadın, ne de çocuk hakları var ortada. Allah da artık kalplerden sokağa indiriliyor. Dine sarılan erkekler, mayolu kadın resimlerinden bile etkileniyorlar. Diğer erkeklerin hissi yok mu acaba?

Askerlerimiz, vatanımızı korumak için düşmana karşı şehit oluyorlar. Ninelerimiz bu vatanı özgür yapmak için çocuklarını bile feda edip cepheye koştular. Şimdi ise laik devletin en başı Cumhurbaşkanının eşi olan hanım ülkesinin yararı adına, başına bağladığı bir eşarbı çıkarıp eşi gibi çağdaş bir kıyafete giremiyor. Neden, koca korkusu. Çünkü kocası onun başı yoluyla o mevkie geldiğine inanıyor. Halbuki seçimi kazanmanın; eşlerinin başından çok, oy için verilen paralar ve rüşvetlerle olduğunu hepimiz biliyoruz. Oysaki Kuran’da rüşvet vermek günahtır. Ayrıca Kadınların başlarını örtmesi ne İslam’ın şartı, ne de farzı. Kuran’da örtmeyenlere cehennem, örtenlere de cennet sözü yok. Ama şimdi yine para ile kızların, kadınların başları örttürülüyor. Bunun kimse farkında değil görünüyor. Bu paralar nereden geliyor, soran arayan yok. Erkek baskısı alıp başını gidiyor, zavallı aptal kadınlar para yüzünden kendilerini ve kızlarını yeniden köleliğe sürüklediklerini anlamıyorlar.

Uzun lafın kısası, biz laik devlet olarak tam ılımlı İslam’dık. O zaman da başörtüsü örten kadınlar vardı ama laik devletim kurumlarında okuyan çalışanların aklına örtünmek gelmiyordu. AKP iktidarıyla ülkemizden ılımlı İslam yok edilip koyu İslam getirilmek istenmektedir. Bunun en belirgin örneği de laik devletin en baş idarecileri kendileri en modern şekilde giyindikleri halde eşlerini sözde din! kıyafetinde resmi törenlere sokmaya çalışmaları. Bunu hoş görmeye çalışan gafillere, özellikle kadınlara kızıyor, acıyor, ülkem namına çok çok üzülüyorum.

Haydi hayırlısı...

Muazzez İlmiye Çığ

08.09.2007

SÜMER’DEN TEVRAT’A’ TEVRAT’TAN KURAN’A SÖYLENCELERİN PEŞİNDE

“Kuran’ın, o günün yaşantısına göre yazılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Muhammed çok akıllı bir adam ve şair diyebiliriz onun için. Kişisel yaşantısıyla ilgili ya da toplumda yaşanan olaylarla ilgili sorunları şiirsel bir dille anlatıyor. Bu anlatılar da vahiy olarak kabul ediliyor. Ama gerçekte yaşanan olaylardır onlar. Ya da Sümer’den Tevrat’a geçen söylencelerdir, onlardan çıkarılan derslerdir…”

Muazzez İlmiye Çığ ile söyleşi

Söyleşi: Ruken Kızıler

Sümerliler günümüzden hemen hemen 6 bin yıl önce Mezopotamya’ya yerleşmiş büyük bir uygarlık. Yazıyı ilk kez kullanan Sümerliler önceleri taşlar üzerine resim şeklinde yazmışlar, daha sonra Dicle ve Fırat Nehirleri’nin getirdiği kil üzerine yazılarını geçirmişler. Yumuşak kil üzerinde biçimi değişen Sümer yazısı, çizgileri çiviyi andırdığı için çiviyazısı şeklinde anılmaya başlanmış. Çiviyazılı on binlerce tablet, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Suriye’de yapılan kazılarla ortaya çıkarılmış. Bu yazılar okunmuş, çözülmüş, yorumlanmış. Büyük bir sabır ve titizlikle bu tabletlerin peşine düşmüş değerli Sümerologlarımızdan Muazzez İlmiye Çığ, üç büyük dinin Sümer söylencelerindeki benzerliklerini ortaya çıkarmış. Bu çok önemli bulguları yıllardır her fırsatta yazan, anlatan yüzyılımızın Sümer Kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ ile söyleştik. Muazzez Hanım, Kuran’ın önemli bilgi kaynaklarından biri olarak ortaya koyduğu Sümer söylencelerinden çarpıcı örnekleri paylaştı bizlerle. Sümerlerin kutsal kitaplardaki izlerini yeni kitap çalışmalarıyla sürmeye devam eden Muazzez İlmiye Çığ’a teşekkür ediyoruz.

- Kuran’ın bilgi kaynaklarını nelere dayandırıyorsunuz?

 

- Ben Kuran’ın en önemli bilgi kaynağını Tevrat olarak görüyorum. Tabi Kuran’ın yazılışında siyasi ve sosyal bir amaç var bunu unutmamak gerek. Tevrat’taki birtakım olaylar, dönemin koşullarına uydurularak, bazen de hiç değiştirilmeden Kuran’a aktarılmış. Tevrat’ın yazılışında da öncelikle Sümerler’den yani Mezopotamya kültüründen etkiler görüyoruz. Çeşitli olayların yazılışından bu benzerlikleri yakalayabiliyoruz.

Örneğin kainatın yaradılışı Sümer’de, Tevrat’ta ve Kuran’da aşağı yukarı aynı. Evren büyük bir su ve içinden bir dağ çıkıyor ikiye ayrılıyor, yukarıda gökyüzü, aşağıda da yer oluyor.

İnsanın yaradılışı ise çamurdan. Bu Tevrat’ta da, Sümer’de de, Kuran’da da geçiyor. Kuran’a insanın yaradılışının öyküsü iki farklı şekilde alınmış; bir lütfedenin buyurması ile ve bir de çamurdan yaradılış şeklinde. Sümer’de insanın yaradılışı Tanrıların görüntüsünde olmuştur deniyor; aşağı yukarı Tevrat’ta da aynı şekilde geçiyor. Kuran’da bu yok. Ama yine de hadislere baktığımızda Tanrının bir insan şeklinde tasavvur edildiği görülüyor. Bir hadiste okuduğum kadarıyla, Tanrı sözde 6 günde dünyayı yaratmış, 7. gün yatmış arka üstü ve ayak ayak üstüne atmış, dinlenmiş. Kuran’da da benzer ibareler var; Allah’ın iki eli, gözü deniyor…

Allah’ın cinsiyeti erkek…

- Peki sizce Kuran’daki Allah’ın cinsiyeti nedir?

- Allah’ın cinsiyeti erkek. Bu ataerkillikten kaynaklanıyor. Örneğin Sümer’in ilk dönemlerinde anaerkillik vardı. İlk zamanlar Tanrıçalar çok fazlaydı. Sonra yavaş yavaş onların yerine Tanrılar geçiyor. Sadece aşk Tanrıçası İnanna’yı, bir türlü atamıyorlar kültürlerinden. Sümerler’in yanı sıra Tevrat’ta ve Kuran’da da geçiyor İnanna’ya ait hikâyeler. Bugünlerde Tevrat’ta İnanna’nın izini sürüyorum, yeni bir kitap çalışması için.

Tevrat’ta Hezekie 16/3 ile 43 Bölümü’nde geçen ilginç bir hikâyeye rastladım. Size de anlatayım:

Tevrat’ta Yahve (Yehova), yani Tanrı diyor ki: “Seni ben kırda henüz göbeğin kesilmeden kanlar içinde atılmış olarak buldum. Seni aldım, yıkadım, seni güzelleştirdim, yetiştirdim, bilezikler taktım, ipekli elbiseler aldım. Üzerine eteğimi attım ( Bu deyim İsrail dilinde cinsel ilişkide bulunmak demek ). Seninle bir anlaşmaya girdim. Sonra senin güzelliğin diğer milletler arasında yayıldı. Sen Babillere kadar gittin fahişelik yaptın…”

Önce ben bu yazılanların ne demek olduğunu anlayamadım. Daha sonra düşününce burada anlatılanlar Sümer’in aşk Tanrıçası İnanna ya ait, dedim. Burada bereket tanrıçasını İsrailliler arasında atma çabası görülüyor. Bunun tefsirini bir de hahama sordum. O da sözüm ona Allah İsrail’i o halde bulup almış büyütmüş de sonra O Allah’a kötülük yapmış, şeklinde tefsir ettiler. Ama biz İnanna’nın öyküsü olduğunu biliyoruz Sümer tabletlerinden. Bunu ilk kez size anlatıyorum...

- Bu öykünün Kuran’da bir karşılığı var mı?

 - Hayır. Ama orada da Harut Marut melekleri ile ilgili Bakara Suresi’nin 102-103. ayetlerinde bahsediliyor İnanna’dan. İnceledim ve Harut Marut meleklerinin hikâyesi de Sümer’in aşk Tanrıçası İnanna’nın öyküsüne bağlanıyor.

Melekler isyan ediyorlar bir gün Allah’a, neden insanları yarattı diye. Onlar bir gün kötülük yapacaklar neden yarattın insanları diyor melekler? Allah diyor ki: siz de yeryüzüne inerseniz  kötülük yaparsınız. Biz yapmayız, seçin gönderin aramızdan birilerini diyor melekler. Harut Marut’u gönderiyorlar. Onların karşısına çok güzel bir kız çıkıyor. Kız eğer tek Allah’ın olduğunu inkâr ederseniz sizinle birlikte olurum diyor. Melekler kabul etmiyorlar ve gidiyorlar. Ertesi gün aynı kız elinde bir çocukla karşılarına çıkıyor ve bu çocuğu öldürürseniz sizinle birlikte olurum diyor. Hayır öldüremeyiz diyor melekler. Üçüncü kez elinde şarapla geliyor kız, içmelerini istiyor, onlar da içiyorlar ve bir şart daha öne sürüyor kız; bana nasıl gökyüzüne çıktığınızı anlatacaksınız, ben de uçmak istiyorum, o zaman sizinle yatarım diyor. Melekler de anlatıyorlar sırlarını ve kız göğe çıkıp yıldız oluyor. Kızın adı Zühre; Zühre yıldızı oluyor. Zühre’nin diğer karşılığı “Venüs”. Venüs yıldızının simgesi Sümer’de İnanna. Aslında bu Harut Marut’un hikâyesi de İsrail kaynaklarından alınmış Kuran’a.

- Kuran’ın bilgi kaynağı olarak gösterdiğiniz Tevrat’ı Sumer’e dayandırdınız. Sumer dışında hangi uygarlıklardan beslenmiş Tevrat?

 - Mısır, Kenan, Babil kaynaklarından çok beslenmiş Tevrat.

Muhammed’in yazdırdıkları bir tür şiirdir.

- Kuran’daki ayetlerin, o dönemin Arap toplumunda yaşanan olaylarla, Muhammed’in günlük yaşamda karşılaştığı sorunlarla ilişkisi nedir sizce?

- Kuran’ın, o günün yaşantısına göre yazılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Muhammed çok akıllı bir adam. Sonra, yazısız milletlerde şiir çok ilerlemiştir. Araplarda şiir yaygındır. Sümer’de de eskiden kalma bir gelenek olarak şiir vardır. Muhammed’in yazdırdıkları bir tür şiirdir. Kişisel yaşantısıyla ilgili ya da toplumda yaşanan olaylarla ilgili sorunları şiirsel bir dille anlatıyor. Bu anlatılar da vahiy olarak kabul ediliyor. Ama gerçekte Muhammed’in, o günün şartlarında koymak istediği kurallardır onlar. Yaşanan olaylardır. Bir de anlattığım gibi çeşitli kaynaklardan o günün şartlarına uygun olarak yorumlanıp alınmış hikâyelerdir. Tevrat dışında İsrail yazarlarının hayal güçlerini kullanarak yazdıkları hikâyeleri de görüyoruz Kuran’da. Tabii bunlar kulaktan kulağa gelmiş Muhammed’e kadar. Ben Kuran’ı Allah’ın yazdırdığına inanmıyorum.

- Neden?

- Çünkü örneğin Tevrat’ı da Allah yazdırdı diyorlar, peki neden ona ayrı, Kuran’a ayrı karma karışık yazdırsın? Ama dediğim gibi Muhammed çok akıllı bir adam ve şair aynı zamanda. Karşılaştığı olaylara anında şiirsel bir dille yanıt veriyor. Bunları da - biliyorsunuz ki etrafında her zaman hafızlarla dolaşıyor, onlara yazdırıyor. Tabii yazı bilse, kendisi yazar diye düşünüyorum. Okumayı biliyor olabilir ama yazmayı bilip bilmediğinden emin değilim. Mesela deniyor ki bazı şeyleri taş üzerine, bazılarını ise deri üzerine yazdırmış. Sonra Kuran yazılmaya başlanınca bunlardan yararlanılmış, daha sonra bunlar atılmış. Aklında tutanlar da yavaş yavaş savaşlar sırasında ölmeye başlayınca, Kuran’ı yazmaya karar veriyorlar. Muhammed’den aktaranların etrafındaki hafızların kendilerinden bir şey katmayacakları nereden belli bunlara? Unuttukları yerleri kendi bilgileriyle doldurmadıklarını nereden bilelim? Yani Tanrısal bile olduklarını kabul etsek, bunları ezberleyen insanlar 14-15 yıl unutmadan nasıl akıllarında tutsunlar? Tabi bu nedenle Kuran’da bir sürü tutarsızlıklar görüyoruz. Örneğin, bir yerde şarap içmeyin deniyor, başka bir yerde namaza gidemeyecek kadar içmeyin deniyor. Bazı yorumcular bu çelişkileri şöyle açıklamaya çalışıyorlar: “Allah insanları yavaş yavaş bir noktaya getirmeye çalışıyor”.

Sonra kainatı yaratan büyük Allah durdu durdu da neden okuma yazma bilmeyen bir adama bunları anlattı?

Yahudiler okuma yazma biliyorlardı ama, Tevrat’ta geçen olaylar da yeryüzünde yaşanan en acımasız şeyler. Orada yazılı olan kötülüklerin Allah tarafından söylenmesi imkânsız. Ensest var, cinayet var, tecavüz var... İlk okuduğumda öyle itici gelmişti ki: Süleyman’ın oğlu babasına kızıyor ve onun bütün odalıklarını koyuyor dama ve bütün halkın önünde onlarla seks yapıyor! Bir Tanrının bunları söylemesi düşünülebilir mi? Mesela Kuran’da şöyle ibareler var: “Ben istediğimi Müslüman yaparım, istediğimi yapmam”. Peki neden?

- Kuran’ı öncülleriyle karşılaştırdığımızda dönemin koşullarını dikkate alırsak ilerici bir kitap diyebilir miyiz?

- Gayet tabii. Kanunu olmayan Arap toplumuna kanun getiriyor. Din çatısı altında halkını toparlıyor. Tabi bütün dinler zorla kabul ettirilmiş. Yahudilik de, Hıristiyanlık da, İslam da. Örneğin, İbrahim’in 350 kadar askeri varmış. O askerler kendi etrafındaki insanları bağlıyorlar. Bu yolla bir Yahudi devleti kuruluyor.

- Sümerliler en son MÖ 1800’lere kadar varlıklarını sürdürmüşler. Peki Sümerliler’e ait söylenceler Tevrat’ın yazıldığı döneme kadar nasıl ulaşmış?

- İsrail bilginleri Babil kitaplıklarından  aktarmışlar. MÖ 5. yüzyılda da Babil kralı Nabukadnezar  Filistin’i alınca oradaki Yahudilerin en bilginlerini alıp Babil’e götürüyor. Onlar orada boş durmuyorlar, Sümer bilginlerinin aktardıkları bilgilerden yararlanıyorlar. Bilginler Babil’den döndükten sonra Tevrat yazılmaya başlanıyor. Tevrat’ı Musa’nın yazdığı söylenir ama Tevrat’ta aynı zamanda Musa’nın ölümü de vardır. Yani bu büyük çelişki. Tevrat’ın yazılışında bu bilginlerin aktardıklarının önemi büyük.

Tufan Efsanesi, insanın yaradılışı, kaburganın öyküsü…

- Sümerliler’den alınan bu söylenceler Tevrat’a olduğu gibi mi aktarılmış?

- Hayır. Örneğin Tufan Efsanesi Sümer’den alınmış ama, Tevrat’ta abartılarak yazılmıştır. Kırk gün kırk gece yağmur yağdığı, 150 gün gemiden çıkılmadığı Tevrat’ta yazıyor. Böyle bir olay mümkün olamaz. Tufan Efsanesinin Sümer’deki orijinal hali 6 gün 6 gecedir. Bu zamanı mantığımız alıyor.

Bir başka olay da insanın yaradılışı ile ilgilidir. Adem’le Havva’nın Tevrat’ta iki tür yaradılışı vardır:

“Bir günde Allah kadın ve erkeği yarattı, 6 gün sonra yaratılma bitti.” deniyor. İkinci olarak da, yalnızca Adem’in yaratıldığı şeklinde bir anlatım var. Cennette yalnızca Adem var ve o Allah’a “Bana bir eş yarat” diye yalvarıyor.

Burada güzel bir hikâye var. Yahudiler diyorlar ki, kadının iki tür yaradılışı var.

İlkinde kadın, Adem’le birlikte yaratıldığında,  Adem kadına hükmetmeye başlıyor. Buna karşı çıkan kadın “İkimiz de aynı maddeden yaratıldık bana hükmedemezsin” diyor. Hükmedilmeye karşı çıkan kadın Adem’i terk ediyor ve cin oluyor. Hırsından erkeklere sataşan bu cin Sümer’de de geçiyor.

Kadının ikinci yaradılış öyküsü ise şöyle: Yalnız kalan Adem Allah’tan bir eş istiyor. Allah “Bu kadını nasıl yaratsam da Adem’e isyan etmese” diye düşünüyor. “Adem’in gözünden yaratsam her şeyi görür; ağzından yaratsam geveze olur; ayağından yaratsam hep gezer; elinden yaratsam hırsız olur. Ben bu kadını en iyisi kaburgasından yaratayım da ona tabi olsun” diyor. Bu kaburga hikâyesi de Sümer kaynaklı.

Sümer’deki yer Tanrıçası 8 türlü bitki yetiştirir. Yenmesi yasak olan bu 8 türlü bitkiyi bilgelik Tanrısı yer. Bu 8 türlü bitki onun 8 farklı organını hasta eder. Bilgelik Tanrısını iyi etmek için Tanrıça şifa Tanrıları yaratır. Hastalıklı yerlerinden biri de kaburgasıdır. Kaburgası için de bir kadın yaratır.

Sümerce’de kaburga anlamına gelen kelime aynı zamanda yaşam anlamında da kullanılır. Bu hikâyeyi aynen alan Yahudiler kadını kaburgadan yaratırlar, adını da yaşam anlamına gelen “Havva” koyarlar.

Kuran’a bakacak olursak, orada Havva’nın adı bile geçmez. Az önce anlattığım Tufan Efsanesi bile Kuran’da parça parça anlatılır, çok da üzerinde durulmamıştır. Alıntı olduğu çok bellidir.

Sizinle yeni bulduğum bir bilgiyi de paylaşmak istiyorum. Kuran’daki İhlas Suresi’nin tefsirini yapan bir araştırmacının yorumu hayli ilginç:

Kulhuvallahü Ahad: Burada Allah İslam’ın Tanrısı. Ahad Yahudiler’in ve Hıristiyanların Tanrısı imiş. Allahu Sameda’daki Samet de İslam’dan önceki bir tanrının  Kenan tanrısının adı imiş. O İhlas Suresi’nin ilk surelerden biri olduğunu da iddia ediyor.

- Yani Kuran’da daha önceki Tanrılara verilmiş isimlerden söz edilmiş ...

- Evet bunu Muhammed ilkin Arapların eski üç tanrısının adını söylüyor, fakat etrafındakiler buna itiraz edince değiştiriyor.

Sümer söylencelerinden Kuran’a geçen bazı örnekler..

- Baş örtme inancının kökeni Sümer’den geliyor. Sümer’de tapınaklarda rahibeler genel kadın görevi yapıyorlardı. Bunlar Tanrı namına seks yaptıklarından kutsal sayılmış ve diğer kadınlardan ayrılmaları için başları örtülmüştür. Daha sonraları MÖ 1500 yıllarında bir Asur kralı, yaptığı bir kanunun 40. maddesi ile evli ve dul kadınları da baş örtmeye mecbur etmiş fakat kızlar, cariyeler ve sokak fahişelerinin örtünmesini yasaklamıştır. Böylece meşru seks yapan evli ve dul kadınları da tapınak fahişeleri düzeyinde saymışlardır. Bu gelenek Yahudilere de geçmiş. Yahudi kadınlar evlenince saçlarını tıraş ettirip peruk ya da baş örtüsü ile başlarını örtmüşler; Hıristiyanlık’ta da rahibeler aynı şekilde başlarını örtmüşlerdir. İslam’a örtünme, erkekten kaçma olarak geçmiş. Buna karşın erkeksiz yerde Kuran okunurken veya dua ederken kadınların başını örtmesi, Sümer geleneğinin bir devamıdır.

- Sümerliler kadını bir tarlaya benzetmiştir. Aynı durum Tevrat ve Kuran’da da vardır. Kuran’da Kadınlarınız sizin için bir tarladır; tarlanıza nasıl dilerseniz öyle davranın denmektedir.

- Sümerliler’de 7 sayısı çok önemli. Aynı şekilde Tevrat ve Kuran’da da 7 sayısı bolca geçer. İslam’a göre cennetin 7 kapısı var, Sümer yer altı dünyasının da 7 kapısı var.

- Sümerliler dünyadaki tüm olayların ve Tanrıların istediklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırdı. Kuran’da da aynı inanç “Levh-i mahfuz” olarak devam eder.

-Sümer Tanrılarının esas adlarının başka niteliklerine göre diğer adları da vardır. 

-Babilliler bu adlardan 50’sini yeni yarattıkları Tanrı Marduk’a vererek tektanrı düşüncesine doğru adım atmışlardır.

-İslam dininde de Allah’ın 99 adı, bu geleneğin bir devamı gibidir.

Türkiye'de dinci akımlar nasıl başladı?

Türkiye'de dinci akımlar nasıl başladı?

DİNCİLİĞİN BAŞLAMASI(1)

(Bir Fransız’ın Doktora Tezi kitabından)

Atatürk’ten sonra eğitim yeniden tartışmalara neden oluyor. 1949’da büyük zorlamalar sonucu CHP İlkokul 4. 5. sınıflarına haftada iki saat din dersi koyduruyor. Bu dincilik güdenlere yol açıyor. 4 Şubat 1949’da iki  kaçık Millet Meclisi dinleyici localarında tekbir getirmeye başlıyor. Tarikatlr gizlice işe girişiyor. Onlara göre din ve ahlak zayıfladığı için toplum çürümüştür. Bu ülkeye iman yeniden doğduğunda her şey yenilenecektir. Yenilenen yobazlık oldu. Ankara’da başkentli kadınlara çarşaf giymelerini öneren, halkı Batı’nın ahlak ve geleneklerine karşı gelmeye çağıran bildiriler elden ele geziyor. Atatürk heykel ve büstlerinin kırılmasına başlanıyor. Bunun üzerine CHP (zamanında) 1949’da ceza yasasında “devletin kurumlarını din temeline dayandırmayı amaçlayan dernekleri kuranlar ve üyelerini 2-7 yıl hapis; laikliğe karşı olanları, koruyanları da 2-3 yıl hapis cezası verilecek(ti).

 
Atatürk’ün Batılaşma isteğini ağız ucu ile kabul etmiş olanlar böylece dişlerini göstermeye başlıyor. DP seçimi kazanmak ve iktidara gelmek için bunlardan yararlanmak üzere, 1946-50 yılları arasında Atatürk Devrimleri’nin terk edilmesi için kampanya yapıyor. 1951 Haziran 29 da 63 kadın Adana’da çarşafla gösteri yapıyorlar. Bunlar Nurcu ve Ticanilerden. Atatürk Devrimlerini savunanlara imansız diyorlar ve çok karılılığı savunuyorlar. Hatta Ticanilerin Kırıkkale şefi, müritlerinden ikisinin kızlarıyla imam nikahı ile evleniyor. Doğuda fes giymeye de başlıyorlar. Menderes hükümeti ile öğretim birliği bozulmaya başlıyor. Kuran kurslarının açılmasına göz yumuluyor. 20.000 Kuran kursu açılıyor. Dinciler “imanı olan kimsenin ne eğitime, ne de kültüre ihtiyacı vardır,Tanrı ona her şeyi verir!” diyorlar. Bu yüzden özellikle köylerde kadın öğretmenlere karşı düşmanlık başlıyor. Atatürk zamanında “garip” diye kucak açılan bu öğretmenlerden 50.si saldırıya uğruyor, bir kısmı öldürülüyor.

1927’de Din, eğitimde zorunlu olmaktan çıkarılıyor. 1931’de ilk ve orta okullardan temelli kaldırılıyor. Buna karşılık 1949’da CHP (ye göre) 4.ve 5. sınıflarda haftada iki saat din dersine isteyen girecekti. DP bunu zorunlu yaptı. 1956’da(Din dersi) ortaokulların 1. ve 2. sınıflarına seçmeli ders olarak konuyor. 1951’den itibaren orta derecede, 1955’den sonrada lise düzeyinde İmam Hatip Okulları başladı. 1949’da Ankara’da İlahiyat Fakültesi, 1960’da İstanbul’da Yüksek İslam Enstitüsü kuruluyor. Süleymancılar “Kuran dışında her türlü eğitime karşıyız” diyorlar. 1969’da Kuran kursları 50.000 oldu.

Süleyman Demirel önce tutucu güçleri yeniden özgür bıraktı. Daha sonra yeni bir atılım yaparak İmam Hatipliler’in üniversiteye girmesine izin verdi. Böylece işin içine iyice yaptı. Ve utanmadan hala konuşuyor. Bunların ağzını kapatmak gerek. Ne yazık ki, onu yapabilecekler hep suskun. Aklı kıt gazetecilerimiz de demokrasi peşinde koşarak kendilerine ihtar edildiği halde tarikatların hortlamasına neden olan kanunların çıkarılmasına uğraştı. Alın görün demokrasiyi!!

24 Şubat 1964’de zamanın Milli Eğitim Bakanı İbrahim Ötüken: “…Bu böyle giderse ülke için tehlikeli olacaktır” diyor. Nitekim öyle oldu. O zamanlar temeli atılan ve “ hiçbir siyasetçinin, eğitimcinin, gazetecilerin, aydın geçinenlerin dur diyemediği” dincilik bugüne kadar başını alıp gitti. Önce Kuran kursları ,özel dinci okullar kapanmadıkça, İmam Hatipler bir düzene sokulmadıkça bu yara bir gün tedavi edilmez hale gelir. Bunun için bunlara karşı ayni güçte bir meclis çıkarmamız şart.

Ağlanıp duracağımız yerde böyle bir meclisi nasıl çıkaracağımızı tasarlayıp hazırlanalım.

Muazzez İlmiye Çığ

(1) Dr. Bernard Caporal, Kemalizm’de ve Kemalizm sonrasında Türk Kadını, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1982, Ataürk’ün doğumunun 100. Yılı Dizisi. kitabından alınmış bilgiler.

Sümer Dili ile Türk Dili karşılaştırmaları

Bodrum: “Tarihten Bir Kesit Etrüskler” Kongresi için.

Sümer Dili ile Türk Dili karşılaştırmaları.

Sümerliler Bundan 6000 yıl önce Dicle ve Fırat nehirleri arası olan Mezopotamya’nın güneyine gelip yerleşmiş, orada büyük bir uygarlık kurarak en az 2000 yıl varlıklarını korumuşlardır. Onların uygarlıklarının en önemli olayı dillerine göre bir yazı icat etmeleri, okullar kurarak, kil üzerine yazarak o yazıyı geliştirip her istediklerini yazabilmeleridir. Çiviyazısı adı verilen bu yazıyı ile gerek Sümerliler zamanında var olan, gerek daha sonra tarih sahnesine çıkan Orta Doğu milletleri de kendi dilleri için kullanmışlardır. 1800 yıllarının başlarından itibaren bu yazının ve dilinin çözülmesi çalışmaları başlamış, Nineve’de Asurbanipal kitaplığının bulunması ile yazının ve Asur dilinin 1855 yılında çözümü başarılmıştı. Okunan bazı Asurca metinlerin satır aralarında başka dilde yazılmış satırlar vardı. İlk olarak bu satırların İskit veya Turan dilinde yazılmış olacağını ve yazının onlar tarafından icat edildiğini, Çiviyazılarını çözmeyi başaran Rowlinson ileriye sürmüştü. 1869 da Jule Oppert bu dile Sümerce adını verdi ve bu dilin Türk, Fin ve Macar dillerine akraba olduğunu söyledi. 1874’de Francois Leonorment da dili Ural Altay dil grubuna koyuyor. Joseph Halévy ise bunlara tamamıyla karşı çıkarak bunun Sami Akadların özel bir amaçla uydurdukları dil, diye tutturuyor. Onun bu direnişine başkaları da katılıyor ve 50 yıl kadar bu sav sürüyor. Daha sonra güney Mezopotamya’da yapılan kazılarda çıkan bol miktardaki Sümer belgeleri üzerinde büyük bir gayretle çalışıldı sözlükleri, gramerleri yapılmaya başlandı. Bunlar üzerinde çalışanların hepsi batılı bilginlerdi. Onlar Türkçe bilmiyorlardı. Türkçe’nin etimolojik bir sözlüğü de yoktu. Yine de Fritz Hommel,[1] Diyakonov, İzakar Andereyas[2], İrene İskenderi[3] gibi bilim insanları Sümer dilini Fin, Kafkas, Uygur dillerine benzeterek bir hayli eş anlamlı Türk ve Sümer kelimelerini karşılaştırmışlardır.

Herhangi geniş bir çalışma yapmadan Sümer dilini Türk diline benzetenler A.Falkenstein[4], Hartmut Schmökel, ve S.N. Kramer[5] dir. Kramer hemen ekseri yazısında yeri geldikçe bunu tekrarlamıştır. Ölümümden iki ay önce çevirisini yaptığım ve Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan “Tarih Sümer’de Başlar” kitabını eline aldığı 28 Eylül 1990’da bana şöyle yazmıştı:

“Ne de olsa bu kitap büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya’ya 6-7 bin yıl önce Orta Asya’nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer halkı hakkında. Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerli idi. Böyle olabileceği hakikatten hiç de uzak değildir”.

Sümeroloji Hocam Benno Landsberger de : “Sümer dili, hem dil bakımından, hem de, bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil olması bakımından önemlidir. Bu türden olup bugün hala yaşayan dil Türk dilidir” diyor. Türkmen yazarları da Sümercenin daha çok Türkmen Türkçesine benzediğini ileri sürüyorlar[6].

Sümer dili ile Türk dilini karşılaştırmak o kadar kolay bir iş değil. Önce yazılı kaynak olarak bu gün için elimizde Orhun kitabeleri var. Arada 4000 yıla yakın bir zaman dilimi bulunuyor. Bu süre içinde Türkçe kuşkusuz bir çok değişikliklere uğradı. Diğer taraftan Sümerce kendisinden çok ayrı bir gruba ait olan Akad dili yoluyla çözüldü. Akadca da ı,o,ö,ü gibi sesli harfler ç, f, ğ, g gibi sessiz harfler yok. Sümerce işaretlerin birkaç tür

okunuşu var. Şöyle ki, somut bir kelimeyi anlatan resim yazısından çevrilmiş bir işaret, o resim ile ilgili soyut anlamları da taşıyor. Örneğin : Göğü ifade eden bir işaret hem gök, hem de tanrı anlamına geliyor. Ayrıca ayni işaretin hece okunuşu da var. Bu bakımdan okunuşlarda yanlışlar olabilir. Diğer taraftan Türkçenin en eski kelimelerini çeşitli Türk dillerindeki okunuşlarını bildiren tam etimolojik sözlük yok. Ayni şekilde DÖ. 3000 – 1850 yılları arasında yazılmış olan Sümer dilinin de bir etimolojik sözlüğü yok. Kuşkusuz bu süre içinde Sümer dili de bir hayli değişmiş olabilir. Karşılaştırmalar hiç de kolay değil. Sümer dili Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halinde, onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor.

Karşılaştırmalardaki bütün bu zorluklara rağmen son yıllarda Azerbaycan’dan Prof. Atakişi Celiloğlu Kasım, Sümer işaretlerine yeni okunuşlar da vererek çok eski Türk kelimeleriyle karşılaştırmalar yapmış ve onları “Sümerce kesin Türkçedir” adlı bir kitapta toplamıştır[7]. S.N.Kramer’de Sümercenin tam tercüme edilemediğini, ileride değişebileceğini söylüyor.

Yüksek Mühendis Selahi Diker yaşamının kırk yılında bütün dillerle Türk dilini karşılaştırmış ve sonunda bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu gösteren bir kitap yazmış[8].

İran’dan Roshan Kheyavi yazmaya başladığı bütün Ural-Altay dillerinin etimolojisini kapsayan sözlüğün ilk cildini yayımlamış. Bunda da başlangıç olmasına rağmen 101 kelime içinde 35 Sümer kelimesi Türkçe köküne bağlanıyor.[9]

Prof. Osman Nedim Tuna, 165 Sümer kelimesini, hem anlam hem de fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş. O, bu tezini Amerika’da Türkolog ve Sümerologların olduğu kongrede sunmuş ve hemen hiç tartışma olmadan bu tez kabul edilmiş.[10] Ona göre Sümerliler ile Türkler arasında tarihsel bir ilişki bulunmasını, Türklerin en az 3500-4000 yıl önce Anadolu’nun doğu bölgesinde yerleşmiş olmalarına bağlıyor. Türk dili 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak bulunuyordu. İlk ana Türkçe ise 10.000 yıl eskiye gidiyor, diyor.

Türkmen olan Begmyrad Gerey, Sümer kültürünü arkeolojik buluntular, mimarlık, efsaneler, yer adları ve dil yoluyla Türkmen kültürü ile karşılaştırmış, anlam ve fonetik bakımından Türkçe – Sümerce 295 kelimeyi eşleştirmiştir. Böylece, 5000 yıllık Sümer ve Türkmen bağlarını bir kitap halinde göstermiştir.[11]

Bazı bilim insanları, iki dil arasındaki benzer kelimeler için her yerde insan zekasının aynı sözü bulabileceğini, bunların bir tesadüfe bağlı olduğunu söylemişlerdir. Buna karşın ünlü dilci M. Swadesha, bilgisayar kullanarak “Eğer iki ayrı dilde fonetik ve mana bakımından benzeyen kelimeler, 100’den fazla ise bunların bağımsız olarak icad edilmiş olma ihtimali birkaç milyonda birdir. Aynı şekilde çift kelimelerde 7’den fazla olursa, o iki dil arasında tarihi bir ilişki vardır.” diyor.[12]

Osman Nedim Tuna da; “En ideal şartlarda Sümerce ve Türkçede hem fonetik hem de anlam bakımından benzer bir çift kelimenin bulunması 25 milyonda birdir.” diyor. Buna göre; Sümerce ile fonetik ve anlamca benzer 10 kelimeyi bulmak İzmir’den Erzurum’a kadar olan mesafenin (1280 km) 1 mm.sinden daha azmış.[13]

Diğer taraftan bazı bilim insanları da kelimelerin gelişi güzel karşılaştırmalarını doğru bulmuyor, ancak ayni konulardaki kelimelerin uyması gerektiğini söylüyor. Bunu 1975 yılında ilk uygulayan Olcas Süleyman. O, insan, tanrı ve tabiat ile ilgili fonetik ve anlamda ayni olan 60 Türkçe ve Sümerce kelimeyi bulmuş ve Rusça bir kitapta yayınlamış. Kitap rejim değişinceye kadar yasak kalmış. Şimdi Türkçesi de var.[14]

Son yıllarda bu çalışmalara Yüksek Mühendis Ünal Mutlu katıldı. O bir kubbe tamirini yaparken kubbe yapmasını ilk kimler icat etti merakına düşmüş ve araştırmaları onu Sümerlilere götürmüş. Sümerliler bütün kültürleri başlattığına göre bu kültürlere ait kelimelerin de onlarda başlaması gerek düşüncesiyle Sümer diline ait sözlük arıyor. Ancak internette 2500 kelimeyi kapsayan Sümerce İngilizce bir sözlük buluyor. Aslında Sümer dilinin tam anlamıyla henüz sözlüğü yapılmadı. Philadelphia Üniversite Müzesinde başlanan sözlük 2019 yılında tamamlanacakmış. Fakat elde olan malzeme ile yapılan çalışmalar var. Ünal Mutlu bunlardan yararlanarak, Kültür ve Sanat, Bilim, Siyaset, Mühendislik, Ticaret gibi 20 konuya ait Sümerce kelimeleri buluyor. Bunların çeşitli Türk dillerindeki karşılıklarını arıyor. Hatta daha ileri giderek batı dilleriyle, Etrüskçe ile karşılaştırıyor ve inanılması güç sonuçlar çıkarıyor[15].

Bunlardan başka D.Ö 2400 yıllarında yazılı çiviyazılı belgelerde Türk adları bulundu. Bunlar o tarihlerde Mezopotamya’ya akın eden ve orada 125 yıl kadar krallık sürdüren Gut/Kut Krallarının adları idi. Bunları 1937 yılında D.T.C.Fakültesinde Sümeroloji hocam Prof.B. Landsberger bir Türkolog ile yaptığı çalışmasında saptadı. Kut’ların Mezopotamya da kaldığı 125 yıl boyunca 12 kralları oluyor. Bunlardan dördünün adı kendi zamanlarına yazılan belgelerde, diğerleri de daha sonra yazılan kral listesinde. Bunlardan Yarla, Yarlagan adı Orhon kitabelerinde, İnkişi adı da Enkiş olarak Dede Korkut’ta bulunuyor.

Konumuzu toparlayacak olursak: Sümer belgelerinin ilk okunuşundan itibaren Sümercenin Ural-Altay dillerine benzediği söylenmiş. Daha sonra ayni anlam ve fonetikte olan Sümerce ve Türkçe kelimeler karşılaştırılmış. Bu yeterli görülmeyerek konulara göre karşılaştırma istenmiş. Son çalışmalarda bu da yapıldı ve Türk dili ile Sümerce arasında büyük bir yakınlık ortaya çıktı, hatta bazı kelimelerin zamanımıza kadar ulaştığı görüldü. Bilim insanları da Türk dilinin çok sağlam, kolay kaybolmayan bir dil olduğunu kabul ediyorlar. Bunlara göre Sümer dilinin Türk dili veya o dilin bir dalı olduğunu, Türk dilinin de, Prof. Osman Nedim Tuna’nın öne sürdüğü gibi, on bin yıl önceye kadar gittiğini korkusuzca söyleyebiliriz. Bunlara ek olarak son yapılan arkeolojik buluntularda, yer adlarında, efsanelerde, destanlarda Orta Asya, özellikle Türkmenistan ile Sümerliler arasında pek çok benzerlikler, bağlantılar bulunmuştur. Sümerliler Mezopotamya’ya daha göç etmeden Türkmenistan’da tarım ve hayvancılığın başlamış olduğunu, Sümerlilerin en eski yazı işaretlerinden bazılarını içeren bir de yazı bulunduğunu öğreniyoruz[16] Bunların hepsini toplayınca Sümerlilerin Orta Asya’dan göç eden Türklerin bir kolu olabileceği savı hiçte yabana atılamaz.

Muazzez İlmiye Çığ

[1] Fritz Hommel, Ethnologie and Geographie des alten Orients, 1925 München , S.16-22.

[2] Zakar Andereyas, “Current Antropologie”, World Journal of the Science of Man, 1971 p. 212

[3] Irene Iskenderi, Der Tarikia Hazereha, S.215.

[4] A.Falkenstein, W. Von Soden, Sumerische und Akkadisch Hymnen und Gebete, s.7

[5] S.N.Kramer, Cradle of Civilization, P. 33

[6] Ödek Odekop, Sumer Hakda Kelam Ağız, 1990 Yaşlılık Jurnali, sayı 12 s. 30

Begmyrat Gerey, 5000 yıllık Sumer- Türkmen Bağları.

[7] Atakişi Celiloğlu Kasım, “Sumerce” kesin olarak Türk dilidir. İstanbul, 2001

[8] Selahi Diker,Anadolu’da on bin yıl, Türk dilinin beş bin yılı, Eski Kayıp Dillerin Çözümü, Töre Yayınları, 2000.

[9] Roshan . Kheyavi, Historical – Comparative Dictionary of Ural – Altaic Languages, Vol:1, Iran.Karaj.

[10] Osman Nedim Tuna, Sumer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi İle Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Ankara, 1990

[11] Begmyrad Gerey, 5000 Yıllık Sumer – Türkmen Bağları, IQ Kültür Sanat yayınları, 2001,

[12] Ord.Prof.Dr. Reha Oğuz Türkan, Kızılderililer ve Türkler, Bir Tarihin Bir Dramın Hikayesi, E yayınları, 1999, 2003, s.122-123

[13] Osman nedim Tuna, a.g.y.,s.38

[14] Olcas Süleyman, AZ İ YA , Rusca aslından çeviren Natık Seferoğlu, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı. İstanbul 1992.

[15] M.Ünal Mutlu, Dünya Uygarlıklarında Türk Dili, yayınlanmak üzere.

[16] Begmyrar Gerey, 5000 yıllık Sumer Türkmen bağları s.7, 41, 78…

Laiklik ve Örtünme

Büyük kanlar dökülerek, olmazları olur yaparak bugüne getirdiğimiz Cumhuriyetimizin geleceğinin kadınlarımızın başını bohçalayan bir bez parçasına bağlanması, beni ve benim gibi düşünenleri son derece üzüyor. Bunun üzerinde 1980 yılından beri durmuş, sakıncalarını ilgililere mektuplar göndererek, telgraflar çekerek, gazetelerde yazarak anlatmaya çalışmıştım. Hatta mahkemelere verileceğimi düşünmeden örtünmenin mabet fahişeliğinden geldiğini çeşitli yerlerde belirttim. İlişikte kopyasını sunduğum 1985 deki YÖK kararı beni isyan ettirmiş ve hemen tepkimi mektupla bildirmiştim. Ne yazık ki aldırış eden olmadı. Bu tepkilerimin bir kısmı “Vatandaşlık Tepkilerim” adlı kitabımda yayımlandı.

1- Ateş bacayı değil evi sardı artık. Bu başı bağlılar üniversiteye girerse liselerde, ilkokullarda da başlayacak hemen. Bu ancak yeni fark edilmeye başladı. Önce yapılacak şey bence: Laik devletin kurumlarına din kıyafeti ile girilemez şartı kat’i olarak konulmalı. Bu ayni zamanda İmam Hatip kızlarına da tatbik edilmeli. Kuran kurslarında küçücük kızların başları örttürülüyor. Oradan İmam Hatiplere geçiyorlar, Üniversiteye gelince olamaz! Bu da doğru değil. Ya kızların o okula gitmesi önlenmeli ya da girenlerin başları örttürülmemeli. Zararın neresinden dönülürse kardır, diyerek hemen başlamalı.

2- Kuran kurslarına kimse aldırmadı. 3000 fakir kızı üç yıl parasız yatılı okutan bir yığın kuran kurslarından siyasetçilerin, eğitimcilerin, aydın geçinenlerin, yerel idarelerin, gazetecilerin haberi olmadı. Bunlar parayı nereden buluyor, bunları kimler besliyor, arayan soran yok. Fakir insan gününü kazanmaya bakıyor, nerede yararı varsa oraya dönüyor. Köy Enstitülerin korumaya aldıkları çocukları şimdi onlar alıyorlar. Birincisi ülkeyi çağdaşlığa taşıyacak, gençler yetiştiriyordu. Bunlar Cumhuriyeti yıkacak, memleketi geriye götürecek nesiller yetiştirmekte. Bugün bu kurslar mahalle aralarına da girdi. Ve mahallede çocuğunu ona göndermeyen kınanıyor ve mecbur ediliyor. Burada başlarını örtmeyenlerin saçlarının ahrette yılan olup başını saracağı korkusu veriliyor çocuklara. Yazık değil mi bunlara.

3- Okula gitmeyen, devlet kurumunda çalışmayanların başlarını örtmesine kimse karışamaz. Bunların çoğu da aile baskısı, mahalle baskısı ve koca baskısı ile veya para ile örtünüyor. En önemlisi bunun okullara sıçramaması. Bir sıçrarsa bir daha önü alınmaz.

4- Laik devleti temsil eden, kendileri modern giyimli beylerin eşlerinin de başları bohçalı resmi ziyaret yapmaları önlenmeli. Başlarını açmayacaklarsa Erbakan’ın söylediği gibi evlerinde otursunlar. Onlar öyle çıkarlarsa artık gerisi çığ gibi gelir. Olmaz diyenlerin alnını karışlarım. Şimdiye kadar kimisi hoşgörü, kimisi demokrasi diyerek bunların yolunu açanlar tehlikeyi ne yazık ki görmediler. O bez parçasının arkasında koca bir Cumhuriyetin yıkım planları olduğunu, din devletinin de kurulma temelleri atıldığını hala algılamayan aymazlar, gafiller, hainler var. Hele “Onlar öyle gezer, biz böyle gezeriz” diyen o zavallı, budala kadınlara şaşıyorum. Seni öyle bırakırlar mı acaba!! Örtünenleri namuslu, dindar bulanlar ve örtünmeyene diş bileyenler, namus, din uğruna, kardeşlerini, kızlarını öldürenler fırsat bulunca sizi de öldürecek, taşlayacaklardır. Hiç kuşkunuz olmasın. İlginç olanı kadınlar hep erkeklerin isteklerine alet olmuş, erkekler onların sırtlarına basarak istediklerini yapmışlardır.

Önderimiz yüce Mustafa Kemal Atatürk ile uyanan kadınlarımız artık kendi ayakları üzerinde durarak kimseyi sırtına bindirmeden devrimlerimizi korumak için canla başla çalışmaktadırlar. Hedefimiz özgürlüğümüzü, haklarımızı ve laikliği bir bez parçasına kaptırmadan çağdaşlık yolundaki bütün engelleri aşmaktır. Ne yazık ki bunda çok geç kalındı. Nasıl önüne geçilecek bilemem.

Muazzez İlmiye Çığ

27.09.2007