Atatürk ve Kadın Hakları
TÜRK KADINI
4 yıl kadar önce NewYork’ta idim. Büyük tartışmalar vardı. Başkanlığa soyunmak isteyen Hillary Clinton bir kadın olarak Amerika Başkanı olabilir mi, diye. Amerika gibi sözde demokrasinin beşiği, insan haklarının büyük savunucusu olan bir yerde yine kadın erkek ayrımı!! Şaşırdım. O arada Birleşmiş Milletlere ait bütün devletlerin başkanları geldi, gazetelerde boy boy resimlerini gördük, aralarında hiç kadın yoktu. Demek Avrupa’nın en demokrat milletlerinde bile kadın başbakan olamamıştı. Halbuki bizde 10 yıl önce Tansu Çiller, bir kadın başbakan olabilir mi, olamaz mı tartışması bile çıkmadan başbakan oluvermişti. Şu halde biz kadın erkek eşitliğinde daha anlayışlı imişiz, dedim.
Aziz Atatürk sayesinde verildi bu hak bize. Doğrusunu söylemek gerekirse biz kadınları bu konuda ilk düşünen yine erkekler oldu.Tanzimat’tan sonra Namık Kemal,Tevfik Fikret gibi düşünürler ve yazarlar ilk olarak kadınların eğitim görmesini, onların köle durumundan kurtulmasını yazıyorlar gazetelerde. Daha sonra onlara bazı kadın yazarlar da katılıyor, fakat onlar önce erkek adlarıyla yazıyor, daha sonra kendi adlarını kullanmaya başlıyorlar. Yapılan araştırmalara göre bizim üniversitelerimizde, hukukta, tıpta, fende ve diğer kurumlarımızda meslek kadınının batı devletlerindekinden daha çok var olduğu söyleniyor.
Birkaç yıl önce Dünya gazetesinin yaptığı Başarılı İş Kadınları ödül töreninde Türkiye’nin doğusundan batısına kadar olan şehirlerimizde pek çok kadınımızın iş hayatında nasıl başarılı olduklarını gördüğümde son derece mutlu oldum. Bilim alanında, sanatın her dalında, edebiyatta, medyada kadınlarımız hiç de küçümsenecek başarılar elde ediyorlar. İnsan bunları duyunca öğrenince nerelerden nerelere geldik diye büyük bir gurura kapılıyor- üstelik bu süreyi yaşayıp bütün gelişmeleri gözleyen benim gibi biri için çok kısa bir zaman dilimi.
Tarih çağları içinde ise bu aşamaya gelme süremiz çok daha kısa. 1940’da Istanbul’a ilk geldiğim zaman dükkanlarda satıcı olarak tek tük Türk kadını vardı. Şimdi hemen her yerde kadın satıcıları, garsonluk yapan kızlarımızı görüyor, çocuk gibi seviniyorum.
Evet nerelerden geldik bugünlere?
İslãmiyet’ten önce Türklerde kadının yeri önemliydi. Siyasal hayatta söz sahibi idi onlar. Kadın erkek eşitliği vardı. Hakanların yanında daima eşleri Hatunlar bulunur, anlaşmaları birlikte yaparlardı. Kızlara çocuk bakmak, ev işi yapmak yerine ata binmek, silah kullanmak öğretilirdi.
İslâmiyet girince Türkler arasına, iş değişti. Önce çok eşlilik başladı. Arkasından örtünme bilinmezken İslamiyetle sımsıkı örtünme geldi. Böylece kadınlar eve kapatılmış, erkeğin malı haline getirilmiştir. Onların bütün işi çocuk doğurmak, onlara bakmak, ev işi yapmak ve kocasının keyfini aramak olmuş. Erkek her istediğini yapar. İsterse dört kadına kadar evlenebilir. İstediği zaman kadına boşsun der, kadın o zaman pılısını pırtısını toplayıp evden gitmek zorunda . Nereye gidecek? Çalışamaz, bir iş yapamaz, miras alamaz, nasıl geçinecek bu kadın?
İşin ilginç yanı Osmanlı Devletinin ilk çağlarında kadınlar daha özgür görünüyor. Kanuni zamanında çamaşırhane işleten, ticaret yapan kadınlar hakkında fermanlar var. Kadınlar köle ticareti bile yapmış, evden eve mal satmış. Anlaşılan sonraları kadınlar daha sıkıya alınmaya başlamış. Madam Montegü 18.yüzyılda yazdığı mektuplarda “Türkleri kılıç gücü ile yenemeyeceğini anlayan Bizans artıkları, onları manevi yönden yenmek için aralarına fanatik dinciliği sokmuşlardır” diyor. Gerçekten on sekizinci yüzyılda dinde daha çok yobazlık başlamış.
1836 Gülhane Hattı Hümayunu ile başlayan Tanzimatta yavaş yavaş Batıya doğru bir açılma oluyor. Ona rağmen yapılan ilk nüfus sayımında kadınlar sayılmamış. İkincisinde kadınlar görünmeden erkekler söylemiş onlar hakkında gerekeni.
Zamanla Batı etkisi fazlalaşıyor. Memlekette ilk Fransızca öğrenimi başlıyor. Gazeteler çıkıyor (1860’da Tercüman-ı Ahval, Ceride-i Havadis adlı gazeteler). Bu gazetelerde Namık Kemal ve Tevfik Fikret gibi yazarlar kadınların eğitimini öne süren, onların aşağı durumda olmalarını kınayan yazılar yazıyor. Namık Kemal’e göre Osmanlı devletinin çöküşü kadınların cahilliğinden. Evlerinde eğitim görmüş bazı kadınlar gazetelerdeki bu yazılara mektupla katılıyor. Gazeteler haftada bir kadın gazetesi eki çıkarıyor. Batı’ya gitmiş olanlar orada çıkardıkları ve kadınları savunan gazeteleri gizlice memlekete sokuyorlar.
Edebiyatçılar romanlarında kadınların bu durumunu, kızların para için zorla yaşlı erkeklerle evlendirildiklerini kınayarak anlatıyorlar. Selãnik’te 7 kadın dergisi çıkıyor. Bunların bir kısmında kadınlar sorumlu, bir kısmında yazar.
Bu şekilde kadınlarla ilgili yazılar erkekleri gruplara ayırtıyor. Katı İslamcılar kadına dönük reform düşüncesine karşı olarak böyle bir uygulamanın ailenin temelini sarsacağını, Şeriata uyulmamasının aileyi bütün kötülüklere sürükleyeceğini, Anayasa’da devletin dini İslam dendiğine göre, devlet şeriata uymayanları izlemeli ve cezalandırmalı, diyorlardı.
Onlara göre kadınları devlet işlerinde çalıştıran bütün uygarlıklar batmış. Çok karılık, diğerlerinin öne sürdüğü gibi, toplumsal yara değil, doğal yasalara ve ailenin çıkarlarına uygunmuş. Çok karılık, kadını koruyor ve ona yaşamı kolaylaştırıyormuş. Kadınların çarşaf giymesi kanunlaştırılmalı imiş.Tek yanlı boşanmaya neden de kadının kaprisli ve güvenilmez oluşu imiş. Kadına bu konuda gösterilecek en küçük hoşgörü aileyi uçuruma yuvarlarmış. Kadın erkek eşitliği, söz konusu bile olamazmış!
Biraz daha az katı dinciler de, kadının çocuklarını iyi yetiştirmesi için kız okulu açılmasını istiyorlar ama ancak orada din dersi okuyabilecekler, Fransızca, piyano gibi dersler öğrenmeyeceklermiş.
Bunlara karşı bir de Türkçüler var. (Salâhattin Asım) Türk kadınının uzun zamandan beri dinsel kurumların baskısı altında ezildiği, bu yüzden doğal niteliklerinden çoğunu kaybettiği, çarşaf giyme, eve kapatma, çok karılık, tek taraflı boşanma, miras hakkının olmaması , kölelik gibi dinsel kökenli yasalar ve törelerle kadını ağlanacak durumu sokulmuştur (Onlar) ‘’Bu yasalar ve töreler Türk erkeğini de olumsuz etkilemiş ve onların da gerilemesine ve yozlaşmasına neden olmuştur’’, diyorlar. Ona karşın İslamcılardan Sait Halim Paşa, tüm İslam öncesi etkileri, özellikle Türkler arasında hala canlı olarak varlıklarını sürdüren geleneklerin tümünün temizlenmesi gerekliliğini ve onların çöplük olduğunu söylüyor.Başta Ziya Gök Alp olmak üzere Türkçüler, ‘’Birisi modern düşünceye açık, diğeri geçmişe bağlı iki insan tipi yetiştirilmesine’’ çok üzülüyorlar. Ne yazık ki, 100 yıl sonra bu insan tiplerinin arası kapanacağı yerde daha çok açıldı.
Bütün tartışmalara rağmen kızlar için ilk kez üç yıllık okul açılıyor. Fakat 11 yaşında kızların başı örttürülüyor. 1876’da 2 sınıflı ilk kız öğretmen okulu açılıyor. Erkeklerinki üç sınıflı. Öğretmen okulunda kızlar saçlar görülmeyecek şekilde başları bağlı ve uzun siyah entariler giyiyor. Aydınlıkta pencereden bakan kızlar, cezalandırılıyor. 1913’de İstanbul Kız Lisesi açılıyor. Savaştan sonra da buna 3 lise daha ekleniyor. Fakat yalnız İstanbul’da bunlar. Yeni bir değişiklik, kız okullarına erkek öğretmenler geliyor. 1915’de açılan Bursa Kız Öğretmen Okulu’nda ilk kez kızlar ‘başlarımıza yemeni örtmeyeceğiz’ diye ayağa kalkıyor.100 yıl sonra ise bunların belki torunlarının çocukları ‘başımızı örteceğiz’ diye ayağa kalkıyor şaşılacak gibi.
Meşrutiyet döneminde birkaç kadın derneği kuruluyor. Meşrutiyet hareketlerinde bazı kadınlar mektupları saklayarak, yazıları Fransızca’ya çevirerek dışarıda çıkan gazetelere göndermek suretiyle el altından biraz siyasete de katılmışlardı. Meşrutiyet ilanında ellerinde kırmızı beyaz flama bayraklarla “yaşasın Vatan, Millet, Hürriyet’’ diye bağırarak sokaklarda gösteri yapmışlardır. Bu dönemde Rum ve Ermeniler memleketten gidince onların kadınlarının çalıştığı yerlere Türk kadınları giriyor. Adana’da pamuk, Karadeniz’de tütün, İzmir’de üzüm, incir işletmelerinde çalışıyorlar. Kamu kuruluşlarında ilk PTT’de, Maliyede ve en çok eğitimde kadınlar görülüyor. Fakat savaşlar biter bitmez kadınlar kamu hizmetinden atılmaya başlıyor.
Bütün bunlara rağmen 20. yüzyılın başında genel olarak kadın, erkek iki ayrı dünya . Erkekler dışarıda kadınlar evde haremde. Kadın eve kapatılmış. Peygamberin kadınları için tatbik edilen örtü, çarşaf olarak bütün kadınlara uygulanmış. Şehirlerde çarşaf giyme polis zoru ile uygulanıyor, çarşafta kumaşın rengi ve biçimi bile devlet, yani erkekler tarafından ayarlanıyor. Ömer Seyfettin’e göre harem ve çarşaf bir sürü ahlaksızlıkları gizlemek için bahane imiş. Yalan da değil. Erkekler çarşaf giyerek evlere girip kadınlarla sevişiyor diye duyardık.
1920 yılında ilk defa Kadıköy tiyatrosunda bir Türk kadın Jale adıyla sahneye çıkması büyük olay yaratıyor ve ahlaka uygun değil diye mahkemeye veriliyor.
Orta doğuda, daha doğrusu Müslüman ülkeler içinde ilk defa kadına gerçek özgürlüğü verip, onu uygulayan tek ülke Türkiye. Bu da Atatürk ve yanında onun gibi düşünen arkadaşlarının desteklemesi ile oldu. Bunların başında İsmet İnönü vardı. O hemen karısını çarşaftan çıkarıp şapka giydirerek Lozan konferansına yanında götürmüştü.
1920, 23 Nisan’da Ankara’da Büyük Millet Meclisi Kurulmuştu. Artık yeni bir çağ başlıyordu. Türklüğünü unutmuş Osmanlı ümmeti yerine kendini bulan bir Türk milleti canlanıyordu. Fakat Meclisin büyük kısmı yobaz ve Osmanlı kafası taşıyordu. Bunları Atatürk’ün kafasındakilere yöneltmek çelikten bir kafesi kırmak kadar zordu. Onları Atatürk önce vatanı kurtarmak, onun için de milleti uyandırmak düşüncesi etrafında birleştirdi. Böylece Kurtuluş Savaşı kazanıldı. Padişah İngilizlerle kaçtı, halifelik kaldırıldı. Lozan antlaşması oldu. Cumhuriyet ilan edildi.
Atatürk: ‘’..Savaşı kazandık. Fakat asıl bundan sonra milli ve vatani görevimiz, en uygar, en mutlu ve huzurlu millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Yüksek uygarlığa karşı, orta çağ kurumları ve hurafeleriyle yaşamaya çalışan milletler er geç yok olmaya veya başkalarının esirliği altında yaşamaya mahkumdur..’’. diyor.
Böylece Atatürk, uygarlığa adım atmamız için daha pek çok yapılacak işimizin olduğunu açıklıyordu. Fakat daha O başlamadan önce - 1921 yılının başında, o günün Milli Eğitim Bakanı, 400 medrese açtırıyor ve ‘İslam Dini’ne uymuyor’ diye okullarda resim dersini kaldırtıyor. Halbuki o tarihe 7000 medrese varmış Anadolu’da. Fakat 3 mart 1924 de bütün medreseler kapattırılıyor.
Kadınların doktora görünmesi bile mecliste tartışmalara yol açıyor. Modernlik kadının ahlakını bozarmış. 1925 deki mecliste bile kadının yüzünün tamamıyla kapanması, bunun için evde oturması öneriliyor. Bunlar Atatürk’ün çalışmak zorunda kaldığı insanların kafasını göstermesi bakımından çok önemli.
Cumhuriyetten sonra bir grup milletvekili bir aile yasası tasarısı hazırlıyor. İlk olarak Tanzimat döneminde bir aile yasası yapılmış, fakat o yasa o günün ailesini anlatmaktan ileri gitmemiş. 1924 yılında yapılan bu taslak da ondan farklı değildi.’’ Aile reisi erkek. Çünkü akıl ve din yönünden noksan ve güçsüz olan kadının karakterine bu uygunmuş.Kadın okula gidemez. Onların aklı kısa olduğu için bir işe yaramaz öğrendikleri. Kadın çalışırsa hem kendi, hem de etrafındakilerin ahlakı bozulurmuş. Kadının erkek işleri yapması toplum için hastalıkmış. Erkeklerin çok eşli olması gerekmiş.Bu hem kadın, hem erkek için iyi imiş ’’ gibi eski gelenekleri olduğu gibi tekrarlayan bir yasa tasarısı.
Bu yasa taslağını öğrenen kadınlar, dernekleri yoluyla baş kaldırıyorlar. Fakat ne yazık ki, onlar da bir düşüncede birleşemiyorlar ve ayağa kalkmaları yarım kalıyor.Yine Atatürk imdada yetişiyor ve bu yasayı görünce çok kızıyor. “..Bunlar ne çabuk unuttular kadınlarımızın bu savaşı kazanmak için geceli gündüzlü demeden çalıştıklarını, mitingler yaparak, konferanslar vererek halkı uyandırmaya uğraştıklarını..” diyor. Gerçekten askerlerimize giyecek, silah yapan, cephane taşıyan, silahlanarak düşmanla başa baş çarpışan kadınlarımızın yardımlarıyla kazanılmıştı bu zafer.
İşte bunları bilen Atatürk, 23 Mart 1923’de Konya’da Anadolu kadınının bu fedakârlığını anlatmış ve “.. Kış, sıcak soğuk demeden çocuğunu bile feda ederek cepheye gerekli olanları taşımış, büyük ruhlu ve duygulu bu kadınlarımızı şükran ve minnetle takdir ve takdis edelim; hiçbir milletin kadını onların yaptığı gibi yapmamıştır. Bu acı çeken ülkeye büyük yardımda bulunan bu kadınlarımız özgür olmalı, eğitim görmeli, erkekle eşit olmalıdır..” demiştir.
Atatürk’ün ilk ele aldığı konu eğitimin birleştirilmesi, daha doğrusu din eğitimi üzerine kurulmuş medreseleri kapattırarak ayni düzeyde eğitim verecek çağdaş okulların açılması idi. Bu okullarda çocuklarımız arasında Ulus Bağı geliştirilecek, hayata hazırlanacak, çağdaş eğitim verilecekti. Ulus: ‘’Birbirlerine dil, kültür ve ülküde ayni olan yurttaşları kapsayan bir kurum’’ demektir. Osmanlı devletinde din bağı önemliydi. Halbuki ayni dinden değişik milletler ve kültürler vardı arada. Bütün kültürler İslam Kültürü adı altında birleştirilmiş, dolayısıyla Türklerin Kültürü, İslam Kültürü olarak bütün Müslümanlara mal edilmiş, böylece Türk Kültürü ve Türklük bunlar arasında kaynayıp gitmiştir.
Artık bu memleketler kendi özgürlüklerini almış, bize de ilk gelip yerleştiğimiz ve halkının hemen hepsi Türkçe konuşan topraklar kalmıştı. Bundan sonra ümmet değil bir ‘Ulus’, ‘Türk Ulusu’ ortaya çıkıyordu. Bunu O, Kurtuluş Savaşı’nda, bir birlik halinde düşmanı ülkeden atarak göstermişti. Şimdi de onu kadın erkek elbirliği ile çağdaşlaşmanın bütün yollarından geçerek kanıtlamalıydı.
Bunları yapabilmek için önce şeriat kanunlarından kurtulmak için yüzyıllar boyunca bir çok deneyimden geçmiş İsviçre’den Yurttaşlık Yasası alındı. Çoğunluğu kadınları toplum yaşamına sokmak istemeyen erkeklerden oluşan bu mecliste yasayı kabul ettirmek hiç de kolay değildi. 1909 yılına kadar bir milletvekilini 50.000 erkek seçiyordu. Fakat o tarihte erkekler savaşlarda öldüğü için erkek sayısı azalmıştı. O yüzden 20.000 kişiye indirilmişti sayı. 1923’de kadınların da sayılması öneriliyor. Kıyamet kopuyor mecliste. Kadınların dinsel yasaya göre seçme hakkı olamaz, deniyor. 1924’de tekrar ayni konu geliyor meclise. Yine alkışlarla kabul edilmiyor. O zamanın İstanbul valisi bile kadınların görevinin evde oturup çocuk doğurmak olduğunu söylüyor. Bütün bunlara karşı 1926 yılında Yurttaşlık Yasası kabul edildi. Bu yasa onaylanınca 13 yüzyıllık bir dönem sona erecek, Türk ulusunun önünde yeni bir yaşam yolu açılacaktır. Bu yasa ile laikliğe ilk adım atılmış oldu. Laiklik bir taraftan ulusçuluk kavramına yarayacak, diğer taraftan çağdaşlık olanağını verecekti. Laiklik hiçbir zaman dinsizlik değil, herkesin inancında özgür olması, kimse kimsenin inancına karışmaması, dinin günlük işlere ve siyasete sokulmaması demekti. O zamanlar laikliği desteklemek amacıyla hiçbir din karşıtı kampanya yapılmadığı gibi, ceza yasasının 175. maddesiyle de dine karşı söz söyleyenlere ceza verilecekti.
Yeni kanunla kadınlar büyük haklara sahip oluyordu. Artık o evde bir köle değil insan sayılacaktı. Onlar da babadan ve kocadan miras alabilecek, mal sahibi olabilecek, üstlerine bir kuma gelemeyecek, istedikleri zaman kocası gibi kendisi de onu boşayabilecekti.
Evlenmeler de yazılı bir belge ile olacaktı. Sumerlilerin 4 bin yıl önce uyguladığı bu olayı ne yazık ki biz yeni uygulayacaktık. Daha o zamanlar onlar, yazılı belge ile evlenmiş, her iki taraf da mahkeme yoluyla boşanmıştı. Sumerlilerde tek kadın tanık olurken, bizde ancak Medeni Kanun’dan sonra iki kadın bir erkek yerine sayılmaktan kurtulmuş ve erkek gibi tek başına bu işi yüklenmiştir. Kadınlar da erkeklerle ayni okulda okuyacaklar, ayni eğitimi alabilecekler, erkeklerin geçtiği her eğitimi görebileceklerdi.
Atatürk, 1 Mart 1922 tarihinde Mecliste yaptığı konuşmasında “..Kadınlarımızın erkekler gibi ayni şekilde eğitim almasına önem verilecek. Onların her hususta yükselmelerini sağlamamız gerek. Onlar bilim insanı, fen insanı olacaklar. Eğer milletin anası olmak istiyorlarsa erkelerden daha kültürlü olmak zorundalar..” demiştir.
Böylece kadınlara bütün eğitim yolları açılıyordu. Bu kanunla kadınlara çalışma hakkı verildiği gibi, erkeklerle ayni işe ayni ücreti alabileceklerdi .Böyle bir yasayı Sumerliler 4400 yıl önce, İngilizler de 1975 yılında çıkarmışlardı. Kadınlar da günde ancak 8 saat çalışabileceklerdi. Gece çalışmaları kadınların lehine bazı şartlara bağlanmıştı. Böylece Türk kadını çalışma hayatına büyük ölçüde katılıyordu.
Kadınlar seçme hakkını da kazanmışlardı. İlk köy kurullarında muhtar seçimlerine girdiler. Daha sonra belediye seçimlerine katıldılar. 5 Aralık 1934’de de genel seçimlere katılma hakkını elde ettiler ve 1935 seçimlerinde 18 kadınımız milletvekili seçildi. O zaman Atatürk 40 kadın seçilmesini istemiş. Fakat o kafadaki milletvekillerinin bu kadarına bile razı olması büyük bir başarı idi. 80 yıl sonra da ayni kafayı taşıyan erkeklerin ne kadar çok olduğunu, meclisteki kadınlarımızın adedi göstermektedir.
Kadınların kıyafetine gelince: Onların kıyafeti için bir yasa yok.Yalnız çarşafı savunanlara ceza var. Bu Yurttaşlık Yasası çıkınca bir gazetede uçmak üzere balona binen bir kadının, ağırlık olarak namus, fazilet ve utanmayı atar şekilde karikatürünü yapmışlar. Fakat bu tür karikatürler hemen ceza görmüş. Çarşaf üzerinde duran, onları yasaklayan mahalli idareler, yani vilayet ve belediyeler olmuş. İlginç olanı 1924 yılında yabancı bir gazeteci “…kadınların tümünde, ya da tümüne yakın çarşaf yok. Ve hiç bir erkek de buna karşı değil. Bu birkaç Avrupa meraklısı güzel kadının işi değil, İstanbul’un en Türk olan mahallerinde çarşaflı kadın çok az. Fatih camiindeki törene gittiğimde yüzlerce orta halli kadın içinde ancak 20 kadar kadın çarşaflı görünüyordu” diye yazmış.
1926’da Bursa Kız Öğretmen Okulu sınavına benimle beraber girecek kızların anneleri hep çarşafsızdı. 1923,24,25 yıllarında okuduğum okullardaki resimlere bakıyorum. Büyük kızların hiç birisi başörtülü değil. Trenler, tramvaylarda kadın erkek yer ayrımı kalkmıştı. İstanbul’da başlayan bu uygulama bütün yurda dağıldı. Artık kadınlar kocaları ile birlikte seyahat edebileceklerdi. Kadınlar parklara ve plajlara gitmeye başladılar. Okullarda kız erkek birlikte okuyorlardı. Kadın spor klüpleri kuruldu.
1929 yılında ilk güzellik yarışması düzenlendi. Son şeyhülislamın torunu olan Keriman Halis önce Türkiye güzeli, arkasından dünya güzeli seçildi. Dernekler kadınları çeşitli konularda eğitmek için kurslar açıyor, giyim modası sergileri yapıyordu. Bu arada Yüksek eğitim okulları olarak Ankara’da Musiki Öğretmen Okulu, Hukuk, Siyasal Bilgiler, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi , Bale./ Opera, Tiyatro gibi yüksek okullar açılıyor, kızlar da büyük bir coşku ile bu okullara giriyorlardı. Bu kızların çoğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelenlerdi . İstanbul’da eski Dar-ül-Fünun, çeşitli fakülteleriyle üniversite oluyordu. Bu arada Batı ülkelerine, hatta Amerika’ya bile açılacak veya açılan bu yüksek okullarda eğitim yaptıracak uzmanlar yetiştirilmek üzere gönderilen erkelerle birlikte kızlar da gidiyordu. Kadına siyasal yaşama girme hakkı da verilmiş, 18 bayan milletvekili olmuştu. Bugün ile karşılaştırırsak yine de çok iyi.
1935 yılında uluslararası bir bayanlar kongresi de düzenliyor hanımlarımız. 1913’de ilk Roma’da başlatılan bu kongreye kadınlarımız “ne konuşacağız” diye katılamıyorlar. Bu kez alınları, başları açık özgürce konuşabilen kadınlar olarak karşılamışlar gelenleri. İşin garip yanı bizde kadınlar bu özgürlüğü alırken faşist idareler tarafından İtalya’da, Almanya’da kadınların dernek kurmaları yasaklanmış, Güney Amerika’da da kadınlar sıkı bir baskı altına alınmış. Bu yüzden kongreye katılan az olmuş. Bu kongrede İsviçreli bir kadın delege: “Siz bizden vatandaşlık kanununu aldınız ve hemen seçimlere katılıp milletvekili oldunuz, halbuki biz henüz seçimlere bile katılamıyoruz” diyor.Bir Mısırlı Kadın da, Mısırlı kadınların 1923’den itibaren peçelerini atarak şapka giydiklerini, erkeklerle beraber gezebildiklerini, tiyatrolarda kadınları ayırtan kafeslerin kaldırıldığını anlattıktan sonra “Siz Mustafa Kemal’e Türk’ün Babası diyorsunuz, biz ise onu bütün Doğunun Babası olarak kabul ediyoruz” demiş.
Okul kitaplarında bu kadın erkek eşitliği resimlerle de belirtilmiş. Evlerinde oturan bir ailede baba ve anne bir şey okurken, kız ve erkek çocuklar ayni işi yaparken gösterilmiş. Ne yazık ki 1950’den sonraki kitaplarda anne mutfakta, kız çocuk ona yardımcı, baba ve erkek çocuk bir şey okuyor, gösterilmiş. Derslerde kızlar ilk zamanlarda deneylere katılırken, daha sonra onlar uzaklaştırılıyor. Bu konuyu Doç. Firdevs Gümüşoğlu bir kitapta çok güzel göstermiş[1].
Gittikçe kadın erkek eşitliği daha kuvvetleneceği yerde, bir türlü sonu gelmeyen geri kafalılar düzenli olarak eskiyi hortlatmaya çalışıyorlar.
Atatürk kadın erkek bir arada yaşamayı, dans etmeyi öğrenmemiz için şehirlerde balolar, danslı eğlenceler yapılmasını önermişti. Ben o zamanlar Eskişehir’de öğretmendim..4-5 ailelik gençli yaşlılı bir grubumuz vardı. Balolar olduğu geceler hepimiz faytonlara doluşur , birinden diğerine gider dans eder, eğlenirdik, İçki yoktu, sululuk yoktu. Hepimiz kardeş gibiydik. Ayrıca hafta sonları bir ailede toplanır, çaylar içerek gramofon eşliğinde danslar ederek hoş vakit geçirirdik. Şimdi hepsi birer tatlı hatıra oldu.
Bütün bunlara rağmen kırsal bölgede durum pek değişmiyordu. Onların kadın erkek eşitliğinden, vatandaşlık kanunundan pek haberi yoktu. Kadınlar yine tarlada evde çalışıyor, genellikle erkekler kahvede oturuyordu. Eğer kasaba yakınsa gidip resmi nikahla evleniyorlar, değilse bir imam nikahı ile kendilerini evli sayıyorlardı. Bunların eğitilmesi gerekti. Bunun için Halk Evleri açıldı. Halk onunla uyanmaya, okuma, tiyatro, müzik, kadın erkek eşitliği nedir anlamaya başlamıştı.
Atatürk kendisi de akşamları etrafında olanları yemeğe davet ederek çeşitli konularda açtırdığı tartışmalarla onları eğitmeye çalışıyordu. O, kadınlarımızın her türlü işi yapabileceğini göstermek için Sabiha Gökçen’i havalarda uçurtmuş, Afet İnan’a bilim yaptırtmıştı.
Ne yazık ki Atatürk çok erken öldü. ülkesini tepeden tırnağa kadar değiştirmesi, ulusunun kültürel ve ruhsal mirasını yeniden canlandırması ve kişiliğini verebilmesi için 15 yıl çok kısa idi. Ona rağmen O, bütün yeniliklere kapalı bir ülkeyi uygarlığa taşımış ve Türk Ulusu kavramını ortaya koymuştur.
Kadının erkek ile eşitliği, özgürlüğü O’nun isteği ile başlamıştı. Etrafında O’nun gibi düşünenler varsa da bir çoğu böyle bir reformun hemen olabileceğini pek kabul edemiyorlardı. Bunlardan bazıları milletvekili olarak, ölümünden 13 yıl sonra 1951’deki meclise kadınların çarşaf giymeleri, başlarını örtmeleri için önerge veriyor. 1946- 50 yılları arasında yeni kurulan demokrat parti başa geçmek için Anadolu köylerinde devrimlerin kaldırılması için kampanya yürütüyor. Doğuda fes giyme başlıyor. Parti bunlara alabildiğince yüz veriyor. Bunun üzerine CHP 1949’da bir yasa çıkarıyor. Buna göre devlet düzenini din temeline dayandırmak isteyen dernekler, ona üye olanlar 2-7 yıla kadar ceza alacaklardı. Demokrat Parti’nin Türkçe ezanı kaldırması ile yobazlıkta adımlar ilerlemeye başladı. Konya’da yapılan kongrede iki milletvekili vatandaşlık kanunun kaldırılarak şeriat kanunun getirilmesi, çok eşliliğin yeniden başlamasını istiyor. Bundan cesaret alarak 65 çarşaflı kadına Adana’da gösteri yaptırıyorlar. Bir millet vekili kadınlar çarşaf giysin, diye önerge veriyor. Mecliste olan Süleymancılar Kuran dışında her türlü eğitimin karşısındalar. Çünkü Kuran insanlara yarayan her bilgiyi veriyormuş!! 50.000 Kuran kursu ile İmam Hatip Okulları açıldı. Bu okulların eğitim sistemi kontrol edilmedi, yazılanlara kulak asılmadı, bu okulların sakıncalı eğitimleri hakkında konuşanlar susturuldu. Böylece Atatürk ile çağdaşlığa açılan yolumuza, önce onun sevgisini yok etmek engelleri konuldu. Devlet eskiye dönüyor düşüncesinden cesaret alanlar Atatürk’ün heykellerini kırmaya, taşlamaya başladılar. Bu defa Atatürk’ün ülkemizi nereden nereye getirdiği çeşitli yollarla anlatılacağı yerde O’nu koruma kanunu çıkarılarak adeta tabulaştırıldı.
İmam Hatip Okullarına kızlar alınmaya başladı, buraya giren kızların başlarını örtmesi konusu 1981 de meclise getirildi. Ben onun için önerge veren milletvekiline hemen bir mektup yazdım. Daha sonra Erbakancılar okul okul dolaşarak fakir fakat çalışkan kızlara aylık vererek başlarını örttürdüler. Buna zamanın hükümetleri ses çıkarmadı. Partiler, profesörler isteyen kızlar başlarını örtsün, örtmesin tartışmalarına giriştiler.”Laik devletin kurumlarına din kıyafeti ile girilemez “ diyemediler. Başörtüsü mahallelerde de para ile örttürüldü. Devleti idare edenler bu paraların nereden geldiğini sormadılar.
Bugün başörtüsü ile gelinen durumun dinle bir ilgisi yok, yalnız dinin siyasete alet edilmesidir. Ne yazık ki, kadınlarımız para ile özgürlüklerini sattılar. Erkeklerin verdiği hakları, o zaman karşı çıkamayan Osmanlı artıklarının çocukları, para ile geri almaya çalıştılar ve çalışıyorlar. Batılılar buna ‘’İnsan Hakları’’ diyor. Fakat başı kapalı bir kadın onlarla konuşunca onu adam yerine koymamayı da biliyorlar. Diğer taraftan bizim memlekette başka insan hakları hiç düşünülmüyor.
Atatürk Kıyafet Kanunu ile Müslüman ve Hırıstiyan bütün din adamlarının sokaklarda din kıyafeti ile gezmelerini, halkımızın, tarikat ve yöresel kıyafetlerle dolaşmalarını önlemek istemişti. Böylece insanlarımız çeşitli gruplara ayrılmayacak, tek bir millet halinde görünecekti. Şimdi bundan yüz yıl önceki kıyafetleri ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Yabancıların bizi bölmek istemelerine yardımcı oluyorlar. Bu ne din, ne hoşgörü, ne de demokrasi işi, tamamıyla ülkemizi çökertmek isteyenlere, para ile satılanların oyunu.
Yalnız şunu unutmamak gerek, tarihte geriye dönüş yoktur. Ancak çok güçlü sivil toplum örgütlerinin; “Kamu kuruluşlarına din kıyafeti ile girilemeyeceği, kadınların çarşaflı, erkeklerin takkeli şalvarlı gezemeyeceği, devlet büyüklerinin eşlerinin biz Cumhuriyet Kadınlarını çağdışı bir kıyafetle dışarıda temsil edemeyeceğini her fırsatta gündeme getirmesi, bunlara göz yuman idarecilere, siyasetçilere tepkiler göstermesi" ile önlenebileceğine inanıyorum.[2]
Dr. Muazzez İlmiye Çığ
2 Şubat 2007
